Ali Zeydi Hükümeti ve Irak’ın Yeni Siyasal Paradoksu
Yeni kabinenin dağılımı Irak’ta seçim sonrası ortaya çıkan yeni güç dengelerini göstermesi bakımından dikkat çekici bir tablo ortaya koyuyor. Özellikle Sudani hükümetine kıyasla yeni kabinede siyasi aidiyeti daha belirgin isimlerin öne çıktığı görülürken bazı kritik bakanlıkların el değiştirmesi ise Bağdat’taki güç dağılımının yeniden…
UHA / İnternational News Agency
Dr. Bilgay Duman
ANKARA, 19 MAYIS 2026 – Irak’ta 14 Mayıs 2026’da yapılan parlamento oylamasıyla Ali Faleh Kazım Zeydi’nin başbakanlığı ve Parlamentoya sunduğu hükümet kısmen de olsa onay aldı. Zira 23 bakanlıktan oluşan kabinede 14 bakan onay alırken Parlamentoya sunulan 5 bakanın ismi kabul edilmedi. Ayrıca 4 bakanlık için ise henüz aday sunulamadı. Bu yönüyle hükümet resmen kurulmuş olsa da güç paylaşımına ilişkin pazarlıklarının tamamlandığını söylemek güçtür. Başka bir ifadeyle sistem işliyor izlenimi verse de karar alma mekanizması halen kırılganlığını koruyor.
Buradan hareketle 11 Kasım 2025 seçimlerinden yaklaşık altı ay sonra Ali Faleh Kazım Zeydi başbakanlığında kurulan yeni hükümeti 2003 sonrası Irak düzeninin hangi yöne dönüştüğü üzerinden okumak yerinde olacaktır. Çünkü bugün Irak’ta değişen yalnızca siyasi aktörler olmayıp siyasal sistemin işleyiş mantığının da dönüştüğü görülüyor. Ancak bu dönüşüm keskin bir kopuş biçiminde ilerlemiyor. Aksine daha çok “asimetrik süreklilik” olarak tanımlanabilecek bir yapı ortaya çıkıyor. Yani mezhep ve etnik temelli güç paylaşımına dayanan siyasal mimari korunurken aktörler arasındaki ittifak ilişkileri, güç merkezleri ve siyaset yapma biçimleri yeniden şekilleniyor.
Nitekim seçim sonrası süreç tam da bunu gösterdi. Cumhurbaşkanının seçilebilmesi için Parlamentodaki üçte iki çoğunluğun gerekli olması, aylar boyunca hükümet krizinin aşılmasını engelledi. Ancak 11 Nisan’da Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (KYB) adayı Nizar Amedi’nin cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte yalnızca anayasal bir eşik aşılmış olmadı aynı zamanda Bağdat’taki yeni güç haritası da görünür hale geldi.
Cumhurbaşkanlığı makamının yeniden KYB’ye gitmesi ilk bakışta Irak’taki klasik güç paylaşımının devamı gibi okunabilir. Ancak sürecin arka planı çok daha farklı bir tablo ortaya koyuyor. Uzun yıllar boyunca Şii, Sünni ve Kürt bloklar arasındaki nispeten katı sınırlar üzerinden işleyen siyaset giderek daha esnek ilişki ağları üretmeye başlıyor. Ancak paradoksal biçimde bu esnekleşme daha güçlü bir devlet kapasitesi üretmek yerine yeni kırılganlık alanları doğuruyor. Çünkü siyasal alan çoğullaşırken devlet mekanizması aynı ölçüde merkezileşemiyor. Hükümet kurma sürecinde bu durum açık bir biçimde görünüyor.
Irak’ta hükümetin kurucu unsuru olan Şii gruplar arasındaki algoritma da değişiyor. Uzun yıllardır Irak siyasetinde İran’a yakın Şii grupların yekpare bir blok gibi hareket ettiği yönündeki yaklaşım artık büyük ölçüde aşınıyor. Nitekim cumhurbaşkanlığı seçiminde bazı Şii gruplar sürece destek verirken Maliki’ye yakın çevreler ve Ketaib Hizbullah çizgisinin ise boykot pozisyonu alması, Şii siyasetindeki parçalanmanın artık açık biçimde görünür hale geldiğini ortaya koymuştur. Bu noktada Şii grupların kimlik siyaseti yerine artık daha pragmatist bir tavırla pozisyon aldığı da görülüyor. Nitekim hükümet kurulana kadar Muhammed Şiya Sudani ile ittifak içerisinde hareket eden Çalışma Bakanı Ahmed Esedi’nin liderliğini yaptığı Sümer Ülkesi Topluluğu ile Haşdi Şabi Heyeti Başkanı Falih Feyyad liderliğindeki Ulusal Sözleşme İttifakı’nın kabine oluşumunda “dışlandıkları ve marjinalleştirildikleri” gerekçesiyle Sudani’nin liderliğindeki İmar ve Kalkınma İttifakı’ndan çekildiklerini açıklaması dikkat çekici oldu. Bu durum hükümet içerisindeki kırılganlıkları göstermesi açısından oldukça önemliydi. Bu noktada yeni kabinenin hangi siyasi dengeler ve pazarlıklar üzerinden oluştuğuna dair bir analiz yapmak, Irak’ın bundan sonraki yol haritasının nasıl şekillenebileceğine dair öngörüler açısından yerinde olacaktır.
Yeni Kabinenin Dengeleri
Yeni kabinenin dağılımı Irak’ta seçim sonrası ortaya çıkan yeni güç dengelerini göstermesi bakımından dikkat çekici bir tablo ortaya koyuyor. Özellikle Sudani hükümetine kıyasla yeni kabinede siyasi aidiyeti daha belirgin isimlerin öne çıktığı görülürken bazı kritik bakanlıkların el değiştirmesi ise Bağdat’taki güç dağılımının yeniden şekillendiğine işaret ediyor.
Bu noktada yeni kabinenin en dikkat çekici özelliklerinden biri Sudani hükümetine kıyasla daha az teknokratik ve daha fazla siyasi aidiyet taşıyan bir yapıya sahip olması. Mustafa Kazımi ve Sudani dönemlerinde teknik bürokrasiye daha fazla alan açılmaya çalışılmıştı. Ancak Zeydi hükümetinde parti dengeleri ve kota siyaseti daha belirgin hale geliyor. Bu durum Irak’ta siyasal temsilin genişlediği ancak karar alma kapasitesinin aynı ölçüde güçlenmediği yeni bir döneme işaret ediyor olabilir. Bu durum ise yeni hükümet için en önemli meydan okumalardan biri. Özellikle hükümet kurulur kurulmaz hükümette yer alamayan ya da oylaması kabul edilmeyen Şii grupların yaptığı açıklamalar mevcut hükümetin hassas bir dengede kurulduğunun göstergesi. Öte yandan siyasi kimliği güçlü isimlerin kritik bakanlıklarda öne çıkması, devlet kurumlarının yeniden parti etkisinin yoğun hissedildiği alanlara dönüşmesi riskini beraberinde getiriyor. Bu da devletin kurumsal işleyişini doğrudan etkileyebilecek bir potansiyel taşıyor.
İşte Irak açısından asıl kırılganlık da burada ortaya çıkıyor. Çünkü siyasal alan esnekleşirken devlet yönetimi yeniden katı kota siyasetine sıkışıyor. Başka bir ifadeyle Irak’ta temsil alanı genişliyor fakat karar alma kapasitesi aynı ölçüde güçlenmiyor. Hatta temsil genişledikçe devlet mekanizması daha kırılgan hale geliyor.
Bu durum aslında Irak’ın post-2003 siyasal düzeninin temel açmazlarından biri. Devlet kapasitesi arttığında siyasal temsil daralırken temsil genişlediğinde ise karar alma mekanizması zayıflıyor. Kazımi ve kısmen Sudani dönemlerinde teknokratik kapasiteyi artırmaya yönelik çabalar tam da bu nedenle önemliydi. Çünkü mesele hükümet kurmanın ötesinde işleyen bir devlet mekanizması oluşturabilmekti.
Zeydi kabinesinde hükümetin kamu hizmetlerini sağlama görevini garanti altına almaya ve siyasi kırılganları süreç içerisinde çözmeye odaklandığına dair bir görüntünün ortaya çıkmasının amacı da sanki buna işaret ediyor. Zira Sudani döneminden bazı teknokrat ve bürokratik isimlerin korunması bu açıdan önemlidir. Özellikle Petrol Bakanı Basim Hüdayr’ın görevini sürdürmesi önemli arz ediyor. Her ne kadar Sudani’ye yakın bir isim olarak bilinse de Hüdayr’ın esasen petrol bürokrasisinden gelen teknik bir figür olması, enerji alanında kurumsal sürekliliğin korunmak istendiğine işaret ediyor. Bu durum petrol gelirlerine dayalı bir ekonomi işleten Irak için son derece kritik. Bu noktada enerji sistematiğinde süreklilik sağlamaya çalışıldığı görülüyor. Benzer şekilde ABD’ye yakınlığıyla bilinen ve Washington tarafından desteklendiği konuşulan Ali Sadi Vahib’in elektrik bakanı olması da hükümetin dış politikadaki denge arayışının kabineye yansıması olarak okunabilir.
Şii siyasi gruplar içerisinde Bedir Örgütü’nün ağırlığını koruduğu görülüyor. Bedir çizgisinin özellikle Ulaştırma ve Su Kaynakları bakanlıklarını alarak güvenlik dışındaki teknik alanlara çekilmesi ise dikkat çekici bir gelişme oldu. Zira Bedir sadece siyasi bir yapılanma değil. Hatta Bedir’in silahlı bir yapı olarak kurulup sonrasında siyasi bir nitelik de kazanan bir yapı olduğu dikkate alındığında örgütün güvenlik kurumları dışındaki alanlara yönlendirilmesini, Irak’taki Şii milis yapılanmaların devletin güvenlik kurumları üzerindeki etkisinin kırılması yönünde atılmak istenen adımların bir yansıması olarak değerlendirmek mümkün. Buradan hareketle Başbakan Zeydi’nin ABD’nin bu yöndeki taleplerine olumlu yönde bir karşılık verdiği görülüyor. Bu durum Washington’ın Irak’ta Tahran’ın etkisini baskılama politikasıyla da örtüşüyor. Nitekim ABD Başkanı Donald Trump’ın başbakanlığına karşı çıktığı Nuri Maliki kotasından sunulan içişleri bakanı adayı Kasım Ata ile yükseköğretim bakanı adayı Amir Huzai’nin güvenoyu alamaması da bu yönelimin en somut göstergelerinden biri olmuştur.
Öte yandan yeni hükümette en dikkat çekici atamalardan biri ise Mustafa Sened’in iletişim bakanı olmasıdır. İran’a yakınlığıyla bilinen Sened’in özellikle Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani ve Şii milis gruplarla ilişkileri nedeniyle tartışmalı bir isim olduğu biliniyor. Daha önce Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne (IKBY) gönderilen bütçenin kesilmesi için Federal Mahkemeye yaptığı başvuruyla gündeme gelen Sened’in kabinede yer alması, İran’a yakın siyasi çevrelerin hükümet içerisindeki etkisini göstermesi açısından sembolik önem taşıyor.
İletişim Bakanlığının Irak’ta yalnızca teknik bir hizmet alanı olmadığı da dikkate alınmalı. Özellikle Sudani döneminde ortaya çıkan dinleme ve iletişim güvenliği tartışmaları, bu bakanlığın istihbarat, veri akışı ve dijital altyapı açısından stratejik önemini yeniden görünür hale getirmişti. Bu nedenle Tahran’a yakınlığıyla bilinen bir ismin böylesine kritik bir teknik alana getirilmesi dikkat çekici oldu. Özellikle iletişim altyapısının devlet egemenliği, dijital denetim ve istihbari kapasiteyle doğrudan bağlantılı hale geldiği mevcut denklemde bu atama, Tahran’a yakın çevrelerin sistem içerisindeki stratejik alanlarda etkisini koruma arayışının göstergelerinden biri olarak değerlendirilebilir.
Sünni siyasi gruplar açısından bakıldığında ise daha dengeli fakat parçalı bir dağılım ortaya çıktı. Muhammed Halbusi liderliğindeki Takaddum çizgisi Sanayi ve Eğitim bakanlıklarını alırken Musenna Samarrai liderliğindeki Azm Koalisyonu Planlama Bakanlığını elde etti. Hamis Hançer’in Egemenlik Koalisyonu ise Ticaret Bakanlığını aldı. Bu tablo Sünni siyasi alanın tek merkezli bir yapıdan ziyade daha parçalı ve pragmatik pazarlıklar üzerinden hareket ettiğini gösterdiği gibi Bağdat’ta dengeli ve uyumlu bir siyaset yürüterek yerel Sünni siyasetinde daha özerk bir alan elde etmeye çalıştığını da ortaya koyuyor.
Diğer taraftan yeni hükümetin kurulma süreci, Kürt siyaseti açısından da önemli çıktılar ortaya koydu. Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) hem cumhurbaşkanı seçimi hem de hükümet görüşmelerinde istediği sonucu tam olarak alamaması, Erbil’in merkezi siyasetteki etkisinin neden son yıllarda sınırlanmaya başladığını da ortaya koydu. Neçirvan Barzani’nin süreç boyunca doğrudan Bağdat’ta yoğun temas yürütmesine rağmen KDP’nin bazı kritik alanlarda geri planda kalması, partinin Bağdat’taki yeni güç dağılımına uyum sağlamakta zorlandığını gösteriyor. Öte yandan KDP’nin cumhurbaşkanlığı ve bazı kabine pazarlıklarında istediği sonucu tam olarak alamamasına rağmen Fuad Hüseyin’in görevini koruması, partinin sistem dışına itilmediğini göstermesi bakımından önem arz ediyor. Bu durum aynı zamanda Bağdat’taki yeni güç dağılımının dışlayıcı değil dengeleyici biçimde kurulmaya çalışıldığına da işaret ediyor.
Buna karşılık KYB’nin özellikle Şii ve Sünni siyasi aktörlerle geliştirdiği daha pragmatik ilişkiler sayesinde merkezi siyasette daha esnek bir hareket alanı üretebildiği görülüyor. Bu durum Kürt siyasetindeki temel ayrışmanın artık yalnızca Erbil-Süleymaniye rekabetinden ibaret olmadığını aynı zamanda Bağdat merkezli yeni siyasal düzene nasıl entegre olunacağı konusunda da derinleştiğini gösteriyor. KDP’nin daha sert ve blok merkezli yaklaşımı hareket alanını daraltırken KYB’nin daha uyumlu ve dengeci çizgisi Bağdat’taki etkisini artırıyor.
Bu tablo uzun vadede Bağdat-Erbil ilişkilerini daha kırılgan hale getirebilir. Çünkü bütçe paylaşımı, enerji gelirleri, federal mahkeme kararları ve tartışmalı bölgeler gibi kronik sorunlar halen çözülebilmiş değil. Üstelik Kürt siyasi alanındaki parçalı yapı derinleştikçe Bağdat’ın Kürt aktörler üzerindeki manevra kapasitesi artıyor. Bu nedenle yeni dönemde Bağdat-Erbil hattındaki gerilimlerin yanı sıra Erbil-Süleymaniye ayrışmasının da Irak siyasetinin temel belirleyicilerinden biri olmaya devam edeceği anlaşılıyor.
Öte yandan kabinenin tam anlamıyla tamamlanamamış olması da dikkat çekiyor. Dokuz bakanlığın boş kalması, bunların bir kısmının oylamaya sunulmaması ve bir kısmının ise doğrudan reddedilmesi hükümet içi pazarlıkların halen sürdüğünün göstergesidir. Nitekim Savunma Bakanlığı seçiminin ertelenmesi ve İçişleri Bakanlığı etrafındaki gerilim, güvenlik bürokrasisinin paylaşımı konusunda da ciddi görüş ayrılıklarının devam ettiğini gösteriyor. Özellikle İçişleri Bakanlığı etrafında yaşanan kriz, meselenin yalnızca bir bakanlık paylaşımı olmadığını ortaya koyuyor. Irak’ta İçişleri Bakanlığı güvenlik bürokrasisi, istihbarat yapısı, milis entegrasyonu ve devlet egemenliği tartışmalarının merkezinde yer alıyor. Bu nedenle bu bakanlık üzerindeki mücadele aslında Irak güvenlik mimarisini kimin yöneteceğine ilişkin daha büyük bir çatışmanın parçasıdır. Bu durum Washington-Tahran dengesiyle de doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle Irak’taki yeni hükümet dinamiklerinin anlaşılması açısından ABD-İran dengesinin yeni Irak hükümeti üzerinde nasıl şekillendiğini de analiz etmek gerekiyor.
Yeni Hükümette ABD-İran Dengesi
Irak’ta yeni hükümetin kurulma süreci, uzun süredir ülke siyasetine ilişkin yapılan “ABD mi kazanıyor, İran mı?” şeklindeki ikili okumaların artık yetersiz kaldığını gösteriyor. Çünkü Bağdat’ta ortaya çıkan yeni tablo ne İran’ın tam anlamıyla gerilediği ne de ABD’nin belirleyici biçimde üstünlük kurduğu bir dengeye işaret ediyor. Aksine son süreç iki tarafın da birbirinin tamamen tasfiyesinin Irak’ı yönetilemez hale getireceğini gördüğü daha kontrollü bir rekabet modelinin oluşmaya başladığını gösteriyor.
Özellikle ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının ardından bölgesel gerilimin yükseldiği bir dönemde Bağdat’taki hükümet pazarlıklarının bu kadar uzaması tesadüf değildi. Irak, Tahran’ın bölgesel nüfuz alanının en kritik halkalarından biri olmaya devam ederken Washington açısından da Ortadoğu’daki güvenlik mimarisinin merkez ülkelerinden biri olmayı sürdürüyor. Ancak son süreçte dikkat çeken husus ise tarafların Irak’ta sıfır toplamlı bir mücadele yerine daha kontrollü bir denge üretmeye yönelmiş görünmesidir. Zira bugüne kadar hemen her hükümette ABD ve İran’ın görünmez bir anlaşması olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu anlaşmanın yazılı maddeleri olmasa da temel kuralları olduğu görülüyor.
Nitekim hükümetin kuruluş sürecinde İran’a yakın tüm aktörlerin sistem dışına itilmediği görüldü. Mustafa Sened gibi Tahran’a yakınlığıyla bilinen ve Haşdi Şabi çevreleriyle ilişkili isimlerin kabinede yer bulabilmesi bunun önemli göstergelerinden biri oldu. Bedir çizgisinin bazı kritik alanlardaki etkisini koruması ve İran’a yakın Şii grupların tamamen dışlanmaması da aynı çerçevede okunabilir. Buna karşılık Washington’ın özellikle bazı güvenlik alanlarında daha net sınırlar çizdiği de dikkat çekti. Özellikle İçişleri Bakanlığı etrafındaki kriz ve bazı adayların güvenoyu alamaması, ABD’nin Irak güvenlik mimarisini İran’dan uzaklaştırmaya çalıştığının bir göstergesi olarak okumak mümkün. Zira ABD’nin İran’la savaş üzerinden yaptığı müzakerelerdeki başlıklardan biri de Tahran’ın Ortadoğu’daki vekil güçlerini İsrail ve ABD’ye karşı saldırıda kullanmaması. Bu anlamıyla Irak’taki Şii milis gruplar ve bu grupların Irak güvenlik mimarisi üzerindeki etkisinin kırılması yönünde atılacak adımlar Washington açısından kritik öneme sahip.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta ABD’nin Irak’taki İran etkisini tamamen tasfiye etmeye çalışmıyor oluşu. Çünkü Washington açısından böyle bir strateji, kısa vadede İran’a yakın silahlı grupların daha agresif hale gelmesi, Şii siyasi alanının radikalleşmesi ve Irak’taki kırılgan düzenin tamamen dağılması riskini taşıyor. Bu nedenle ortaya çıkan tabloda İran etkisinin sona ermesinden çok kurumsal olarak çevrelenmesine çalışıldığı görülüyor. Başka bir ifadeyle Washington, Tahran’a yakın aktörlerin sistem içerisinde kalmasına belirli ölçüde alan açıyor. Ancak bu alanın Irak’ın stratejik yönelimini tamamen belirlemesine izin vermemeye de çalışıyor. Bu nedenle bugün Bağdat’ta oluşan denge “tam serbestlik” yerine kontrollü hareket alanı üretme mantığı üzerinden şekilleniyor. Tahran’a yakın çevreler sistem içerisinde etkilerini korurken güvenlik bürokrasisi, dış politika ve enerji gibi stratejik alanlarda ise tam belirleyici bir üstünlük kuramıyor.
Nitekim yeni hükümetin kurulmasının ardından hem ABD hem de İran’dan gelen olumlu mesajlar, Bağdat’taki yeni denklemin iki taraf açısından da tamamen reddedilen bir yapı olmadığını göstermesi bakımından dikkat çekici oldu. İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi’nin hükümeti tebrik ederek stratejik iş birliği vurgusu yapması, Tahran’ın yeni kabineyi kendi nüfuz alanı açısından kabul edilebilir gördüğünü ortaya koydu. Benzer şekilde Washington’ın da hükümete karşı açık bir rezerv üretmemesi dikkat çekti. Bu tablo ABD ve İran’ın Irak konusunda tam bir uzlaşı içerisinde olduğu anlamına gelmese de en azından birbirlerinin kırmızı çizgilerini gözeten kontrollü bir denge arayışına yöneldiklerini gösteriyor.
Yeni Hükümetin Programı
Ali Zeydi’nin Parlamentoya sunduğu hükümet programında da denge siyaseti dikkat çekiyor. Ali Zeydi hükümetinin önceliğinin Irak’ta uzun süredir aşınan devlet kapasitesini yeniden tahkim etmeye çalışan fakat bunu mevcut güç dengelerini tamamen sarsmadan yapmayı hedefleyen pragmatik bir çizgi olduğu görülüyor. Programın daha giriş bölümünde kullanılan “istikrarlı devlet-üreten ekonomi-dengeli ortaklıklar” mottosu bile hükümetin temel yaklaşımını ortaya koyuyor. Özellikle güvenlik, ekonomi ve dış politika eksenlerinin birbirine bağlandığı bir yaklaşım görülüyor.
Hükümet programının en dikkat çekici yönlerinden biri ise devlet egemenliği meselesine yaptığı güçlü vurgu. “Silahın yalnızca devletin elinde bulundurulması”, “güvenlik kararının birleştirilmesi” ve tüm kapasitenin “resmi devlet sistemiyle ilişkilendirilmesi” gibi ifadeler Bağdat’ın çok merkezli güvenlik yapısını kontrol altına alma arayışını açık biçimde ortaya koyuyor. Ancak aynı bölümde Haşdi Şabi’nin kapasitesinin güçlendirilmesi ve rolünün yasa çerçevesinde yeniden tanımlanmasına yönelik vurgu da yer alıyor. Bu durum hükümetin milis yapıları tamamen tasfiye etmeye dönük sert bir stratejiden ziyade onları devlet sistemi içerisine daha kontrollü biçimde entegre etmeye çalışan bir yaklaşım benimsediğini gösteriyor. Aslında bu yaklaşım Irak’taki mevcut güç dengeleri düşünüldüğünde oldukça gerçekçi görünüyor. Çünkü bugün Irak’ta temel mesele yalnızca silahlı grupların varlığı değil devletin güvenlik alanındaki egemenliğinin ne ölçüde merkezileşebileceği sorunu.
Dış politika bölümü ise hükümetin izleyeceği yol haritası açısından en önemli alanlardan biri olarak öne çıkıyor. Programda Irak’ın “bölgesel ve uluslararası çatışma eksenlerinden uzak tutulması” gerektiğine vurgu yapılıyor. Bu ifade özellikle Washington-Tahran geriliminin yeniden yükseldiği mevcut ortamda Bağdat’ın yeniden dengeleyici devlet rolünü sürdürmeye çalışacağını gösteriyor. Bunun yanında Körfez ülkeleri, komşu devletler ve Arap dünyasıyla ekonomik ve stratejik ilişkilerin geliştirilmesi hedeflenirken Kalkınma Yolu Projesi’nin özel olarak ifade edilmesi, Türkiye’nin Ortadoğu’daki denge siyaseti, güvenli liman durumu ve bağlantısallık projelerindeki stratejik konumunun Irak tarafından da gözetildiğini gösteriyor. Bu durum Türkiye-Irak hattındaki stratejik yakınlaşmanın yeni dönemde de süreceğine işaret ediyor. Özellikle Kalkınma Yolu’nun aynı zamanda jeopolitik bir entegrasyon projesi olarak görülmesi Bağdat’ın bölgesel bağlantısallık üzerinden yeni bir rol üretmeye çalıştığını gösteriyor.
Hükümet programında ABD ile Stratejik Çerçeve Anlaşması’nın etkinleştirilmesine yapılan açık vurgu da önem arz ediyor. Çünkü hükümet programı bir taraftan Tahran’la ilişkileri koruyan dengeci bir yaklaşım benimserken diğer taraftan Washington ile kurumsal ilişkilerin sürdürülmesini stratejik önceliklerden biri olarak görüyor. Bu nedenle programın dış politika dili, çok yönlü denge siyaseti üretmeye çalışan bir yaklaşım benimsendiğini ortaya koyuyor.
Ekonomi kısmında ise oldukça kapsamlı bir reform söylemi dikkat çekiyor. Özellikle petrol dışı gelirlerin artırılması, bankacılık reformu, yatırım ortamının güçlendirilmesi, yabancı sermayenin teşvik edilmesi ve kamu şirketlerinin yeniden yapılandırılması gibi başlıklar, hükümetin ekonomik krizleri yapısal bir yönetişim sorunu olarak gördüğünü gösteriyor. “Yüksek Mali ve Parasal İstikrar Konseyi” ile “Yüksek Yatırım Konseyi”nin kurulmasına ilişkin maddeler devletin ekonomik karar alma süreçlerini daha merkezi ve koordineli hale getirme arayışına işaret ediyor. Diğer taraftan elektrik krizinin çözümü, yerel doğal gaz üretiminin artırılması, enerji bağımsızlığı ve bölgesel enerji bağlantılarının güçlendirilmesi gibi hedeflerin altı çiziliyor. Özellikle doğal gaz ithalatına bağımlılığı azaltma hedefi, Irak’ın enerji alanında İran’a olan yapısal bağımlılığını azaltma arayışının bir işareti olarak okunabilir. Diğer taraftan küresel petrol şirketleriyle stratejik ortaklık kurulmasına yapılan vurgu ise hükümetin Batılı ve uluslararası yatırımcılarla ilişkileri sürdürmek istediğinin göstergesi olarak okunabilir.
Programın dikkat çeken bir diğer yönü de dijitalleşme ve yönetişim reformuna yönelik vurgusudur. Özellikle dijital dönüşüm, veri yönetimi, yapay zeka merkezleri, e-devlet uygulamaları ve bürokrasinin azaltılması gibi başlıklar Irak açısından alışılmış hükümet programlarının ötesinde daha modern bir devlet kapasitesi arayışını yansıtıyor. Buna paralel olarak yolsuzlukla mücadele, şeffaflık ve kurumsal yönetişim gibi ifadeler de dikkat çekici. Ancak Irak’ın mevcut siyasal yapısı düşünüldüğünde temel soru bu hedeflerin uygulanabilirliği olacak. Çünkü program oldukça kapsamlı ve teknik hedefler içeriyor olsa da hükümetin siyasi yapısı halen büyük ölçüde kota sistemi ve parçalı güç ilişkileri üzerine kurulu.
Ali Zeydi’nin ulusa sesleniş konuşması da bu çerçeveyi tamamlıyor. Özellikle “silahın yalnızca devletin elinde olması”, güvenlik kurumlarının yeniden yapılandırılması ve devlet otoritesinin güçlendirilmesi yönündeki mesajlar hükümet programındaki egemenlik vurgusuyla doğrudan örtüşüyor. Bunun yanında ekonomik reform, yatırım ortamının iyileştirilmesi ve kamu hizmetlerinin geliştirilmesinin altının çizilmesi de programın temel önceliklerinin yalnızca söylem düzeyinde kalmayacağını göstermeye dönük bir çaba olarak okunabilir.
Genel tabloya bakıldığında Zeydi hükümetinin yol haritası üç temel eksen üzerine oturuyor: güvenlik alanında devlet egemenliğini yeniden güçlendirme, ekonomi alanında yatırım ve bölgesel entegrasyon merkezli pragmatik reformlar üretme ve dış politikada ABD-İran rekabeti arasında denge siyaseti yürütme. Bu da yeni hükümetin devrimci bir dönüşüm yerine kontrollü yeniden dengeleme stratejisi izleyeceğini gösteriyor.
Hükümet programı genel çerçevesi itibarıyla değerlendirildiğinde, Zeydi hükümetinin özellikle ekonomi, enerji, yatırım, bölgesel entegrasyon ve denge siyaseti alanlarında Sudani döneminde şekillenen stratejik hattı büyük ölçüde koruduğu görülüyor. Ancak hükümet programındaki bu stratejik sürekliliğe rağmen yeni kabinenin yapısal olarak Sudani hükümetine kıyasla daha siyasi, daha parçalı ve daha kırılgan bir görünüm arz etmesi hükümetin en zayıf yönünü oluşturuyor. Sudani döneminde görece belirgin olan teknokratik denge ve merkezi koordinasyon arayışı, yeni hükümette yerini daha açık kota pazarlıkları ve siyasi aidiyeti güçlü aktörlere bırakmış görünüyor. Bu durum hükümetin program düzeyinde devlet kapasitesini güçlendirme iddiasını sürdürmesine rağmen söz konusu kapasitenin uygulamada ne ölçüde karşılık bulacağı konusunda ise soru işaretlerine yol açıyor. Dolayısıyla Irak’ta keskin kimlik eksenli siyasetin yerini daha esnek fakat aynı zamanda daha kırılgan bir siyasal düzene bırakmaya başladığı söylenebilir. Bu tablo ise devlet kurumsallaşması açısından belirli alanlarda süreklilik barındırsa da genel yönelimi itibarıyla bir zayıflama ve geriye gidiş eğilimi olarak okunabilir.
Irak’ta temel mesele artık yalnızca hükümet kurmak değil işleyen, karar alabilen ve egemenlik kapasitesi üretebilen bir devlet inşa edip edememe sorunudur. Zeydi hükümeti tam da bu nedenle yeni bir başlangıçtan çok kritik bir geçiş dönemini temsil ediyor. Önümüzdeki süreçte Bağdat’ın başarısı siyasal esneklik ile kurumsal kapasite arasındaki gerilimi yönetip yönetemeyeceğine bağlı olacaktır. Bu nedenle Zeydi hükümeti Irak’ın yeniden siyasal dağıtım modeli ile devletleşme arayışı arasında sıkıştığı yeni bir dönemin başlangıcını temsil ediyor olabilir.
***
Yazar hakkında
