Venezuela devlet başkanı Nicholas Maduro şimdilik son kurban…
🔺 Tarihin yeni bir “ABD eliyle özgürleştirilme(!)” anındayız. Göründüğü kadarıyla büyük şeytanlardan bir tanesi daha etkisiz hale getirilmiş durumda. Amerikan askeri ve istihbari gücünün düşmanlarına korku saldığı kusursuz bir operasyonla yatağından alınan Venezuela devlet başkanı Nicholas Maduro şimdilik son kurban.
Prof. Dr. Deniz Ülke KAYNAK
Tarihin yeni bir “ABD eliyle özgürleştirilme(!)” anındayız. Göründüğü kadarıyla büyük şeytanlardan bir tanesi daha etkisiz hale getirilmiş durumda. Amerikan askeri ve istihbari gücünün düşmanlarına korku saldığı kusursuz bir operasyonla yatağından alınan Venezuela devlet başkanı Nicholas Maduro şimdilik son kurban.
Üzerine giydirilmiş Nike eşofmanı ve elleri kelepçeli fotoğrafıyla dünya medyasına servis edilmiş görüntüsü içler acısı. Kuşkusuz Maduro’nun otoriterliği, kötü yönetimi, narkotik trafiğiyle ilişkisi ya da meşruiyeti konusunda uluslararası kamuoyunda her zaman tartışmalı bir kanaat vardı. Ancak ABD baskısı karşısındaki dik tutumunun küresel kamuoyunda belli bir sempati uyandırdığı da bir gerçek.
Venezuela devlet başkanının kendi evinde bir dış gücün askeri müdahalesi ile derdest edilmesi durumu kamuoyu nezdinde eleştirilse de devletler düzleminde yalnızca “endişeliyiz” “kaygıyla izliyoruz” “kınıyoruz” türünden tepkiler gelmesi dikkatlerden kaçmıyor. İnsanların büyük kötüye karşı çıkan küçük kötülere yani kötünün iyisine yönelmeleri şaşırtıcı değil; peki ya devletler? Onlar neden görece sessiz bir bekleyiş içerisindeler? Diplomasiye ne oldu? Uluslararası kurumlar, hukuk, normlar, küresel etik nerelerde?
Isaiah Berlin “seçimlerimiz iyi ile kötü arasında değil kötü ile daha az kötü arasındadır” derken, özgürlük ya da ahlak kavramlarının soyut idealler olarak değil somut tehdit ve zorunluluklar içerisinde anlam kazandığını söyler. Bu nedenle siyasal aktörler genellikle doğru olanı değil, daha az yıkıcı olanı seçmeye meyillidirler. Kısaca siyasette seçimler doğruyu aramaz; daha az yıpratacak, daha güvende hissettirecek ve daha düşük maliyetli seçenek bulunur ve o, “doğru” olarak yapılandırılır.
Uluslararası ilişkiler sisteminin dinamiği de çoğunlukla böyle şekillenir. Halklar duygularla yön bulurken, siyasi aktörler rasyonel hesaplar yapmak durumundadır. Tarihsel hafızada yüklü olan darbeler, CIA operasyonları, kukla rejimler, adam kaçırmalar, infazlar, potansiyel ekonomik yıkımlar da göz önüne alındığında özellikle misilleme kabiliyeti olmayan devletlerin tepkisizliği daha rahat anlaşılabilir. Üstelik karşınızda kuralsız hareket edebilen, norm dışı davranan bir siyasi anlayış varsa, tepkisellikten çok analitik yaklaşım önem kazanır.
Bolivar’dan Maduro’ya
Yalnızca Venezuela’nın değil, tüm Latin Amerika tarihinin büyük kahramanı, kurtarıcı lideri Simon Bolivar, 1829’da İngiliz diplomat Patrick Campbell’e yazdığı mektupta şöyle yazıyordu: “Amerika Birleşik Devletleri’nin kaderi, Amerikan kıtasını özgürlük adına felaketlere boğmak gibi görünüyor.”
Bolivar, İspanyol sömürgeciliğine karşı verdiği savaştan zaferle çıkan “Gran Colombia” halkını bir bütün halinde tutabilmek adına büyük mücadele vermişti ama kaybedenlerdendi. Yorgun ve hasta bir adam olarak sona eren yaşamını “sanki denizi sürmüş gibiyim” (he arado en al mar) diyerek tanımlamıştı. Günümüzde Venezuela, Kolombiya, Ekvador ve Panama adında farklı devletlerin bulunduğu bu coğrafyanın tamamında ABD’ye yönelik olumlu ve olumsuz duygular bir arada bulunuyor.
Trump yönetimi 1823 yılına atıfla yeniden şekillendirdikleri Monroe doktrinini çerçevesinde Venezuela’dan Panama’ya uzanan geniş bir hat üzerinde yeniden hak iddia ediyor. Monroe doktrininin ilan edildiği yıllarda ABD henüz gencecik bir devlet olsa da genişlemeye meyilli olduğu anlaşılıyordu. Tüm Amerika kıtasını bir bütün olarak ele alıyor, özellikle ABD’nin arka bahçesi saydıkları Latin Amerika’yı açıkça sahipleniyorlardı. Trump’ın 2017’den bu yana savunduğu ulusal güvenlik stratejisinde yer alan Batı yarıküre ifadesi ise Monroe ruhunun bir yansıması; ama tıpkısının aynısı değil.
Monroe’dan Donroe’ya uzanan yol
Trump’ın Kanada ve Grönland üzerinden kuzey rotasına ve Arktik bölgesine uzanan talepleri, güneyde Karayip denizinin bütününe, Küba ve Meksika dahil tüm orta Amerika’ya büyük bir baskı şeklinde yansıyor. O ülkelerden gelişlere karşı duvarlar ve sert göç politikaları üzerinden şekillenen sınır politikası, ABD’nin o ülkelere giriş kapısını ise açık tutuyor. Davetsiz misafirin talebi bizzat evin sahibi olmak olduğundan askeri araçlarla da destekleniyor.
Trump yönetimi tüm Amerikan havzasını güvenlik, ticaret ve deniz yolları açısından ayrılmaz bir bütün olarak görüyor. Bu nedenle Panama kanalı, Karayipler’deki deniz geçiş yolları ve Meksika körfezi hayati çıkar alanları olarak belirlenmiş durumda. Çin ve Rusya’nın özellikle Obama döneminden bu yana bölgeye derin bir giriş yapmış olması onlar açısından büyük bir ihanet. Hızlı bir temizlik gerektiğini düşünüyorlar. Bu yeni yaklaşıma kimileri Donroe adını veriyor. Donald’nın doktrini olarak tanımlanan bu kavram kanımca aynı zamanda bir başka anlama da geliyor. Malum, Don kavramı mafya babaları için kullanılıyor. Trump da kendisine Don denilmesinden rahatsız değil, hatta seviyor!
Monroe’dan Donroe’ye geçişte değişen bazı şeyler genel stratejinin nüanslarını oluşturuyor. Monroe Avrupa’ya karşıydı; Donroe Çin ve Rusya’yı hedef alıyor. Monroe savunmacıydı; Donroe saldırgan. Monroe Amerikan havzasını bir nüfuz alanı olarak görüyordu; Donroe ise kaynakların mülkiyeti bana ait olmalı, oraları ben yöneteceğim diyor.
Trump’ın sadece Amerikan kıtasında değil tüm dünyada bir sadakat ve itaat düzeni kurmak istediği ortada. Tetikçisi İsrail’le birlikte ortalığı kaosa boğmuş durumdalar. Rusya zaten bu küresel mafyatik oyunun içinde. Çin’in oyuna nasıl dahil olacağını, Donlar düzeninin nasıl bir dünya inşa edeceğini ise birlikte göreceğiz.
***
Yazar hakkında
Deniz Ülke Kaynak (Arıboğan) Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans ve doktorasını İstanbul Üniversitesi’nde tamamlayarak St. Andrews Üniversitesi’nde Terörizm ve Uluslararası Güvenlik Okulu’nu bitirdi. İstanbul Üniversitesi, İstanbul Bilgi Üniversitesi, Bahçeşehir Üniversitesi ile Hava Harp Okulu ve Harp Akademilerinde dersler verdi. 2007-2010 yılları arasında Bahçeşehir Üniversitesi Rektörlüğü görevini üstlendi.
2016-2017’de Oxford Üniversitesi St. Antony’s College’de misafir öğretim üyesi olarak görev yaptı. Prof. Kaynak 2015-2024 yılları arasında Oxford Üniversitesi CRIC (Centre For The Resolution of Intractable Conflict) Merkezinde kıdemli üye olarak akademik çalışmalarını sürdürdü. Halen Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı olarak görev yapmaktadır.
Prof. Kaynak politik psikoloji alanında uluslararası çalışmalar yapan IDI (International Dialogue Initiative) üyesi ve Üsküdar Üniversitesi Politik Psikoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi kurucu müdürüdür. Kaynak aynı zamanda Dünya Sanat ve Bilimler Akademisi üyesidir. Çok sayıda ulusal ve uluslararası bildiri ve makalesi bulunan Kaynak’ın editoryal ve telif eser olmak üzere toplam 15 kitap çalışması vardır. Bu çalışmalar içinde son 5 yıl içinde yayımlanmış bazı eserleri şunlardır:
Editoryal:
1. Travmaların Gölgesinde Politik Psikoloji, İnkılap Kitabevi, 2020.
2. Pandeminin Psikopolitiği (Hadiye Yılmaz Odabaşı ile birlikte), İnkılap Kitabevi, 2021.
3. Bitmeyen Yas- Covid 19 (meltem Narte ile birlikte) İnkılap Kitabevi ,2022
4. Mekana Dair Psikopolitik Okumalar (Pınar Karababa ile birlikte) İnkılap Kitabevi, 2024
5.
Telif:
1. Terör (Terör Korku Hali/Nefretten Teröre 2017), İkılap Kitabevi, 2019.
2. Duvar: Tarih Geri Dönüyor, İnkılap Kitabevi, 2017.
3. Travmadan zafere (hadiye Yılmaz Odabaşı ile birlikte) İnkılap Yayınevi 2024
4.
İngilizce Yayımlanan:
1. The Wall, İnkılap Kitabevi, 2019.
2. Constructing Motherhood Identity Against Political Violence Beyond Crying Mothers (Hamoon Khelghat-Doost ile birlikte), Springer, 2023.
