ABD/İsrail-İran Savaşı Nereye Evrilecek?
ABD’nin bir yandan müzakere koşulları sunarken diğer yandan, tıpkı savaş başlamadan hemen önceki süreçte olduğu gibi, bölgeye ek askeri sevkiyatlar gerçekleştirdiği görülmektedir. Dolayısıyla son günlerde müzakere meselesi gündeme gelmiş olsa da eylem bazında bakıldığında her iki tarafın da savaşın bir sonraki evresine hazırlık yaptığı…
TÜHA / TÜRKUAZ İnternational News Agency
İsmet Horasanlı, SETA Araştırmacısı
ANKARA, 06 NİSAN 2026
Mevcut durumda, savaşın başlamasından bir aydan fazla zaman geçmiştir. Bu süre zarfında ABD ve İsrail, İran topraklarına 13 binden fazla saldırı gerçekleştirmiştir. Ancak taraflar, savaşı başlatırken belirledikleri hedeflerin hiçbirine ulaşamamıştır. Ne İran’daki rejim değişmiş ne de ülkenin nükleer programı ortadan kaldırılabilmiştir. Aksine İran hâlâ aktif olarak karşılık vermekte, İsrail ve ABD hedeflerine yönelik füze ve İHA saldırıları düzenlemeyi sürdürmektedir. Üstelik Yemen’deki Husiler ve Lübnan Hizbullahı fiilen savaşa dâhil olmuş, İran ise Hürmüz Boğazı’nı trafiğe kapatmıştır.
Diğer taraftan ABD, savaşı sonlandırmak amacıyla İran’a 15 maddelik bir koşul listesi sunmuştur. Bu koşullar kapsamında İran’ın nükleer silah girişiminde bulunmayacağı, Fordo, Natanz ve İsfahan tesislerini devre dışı bırakacağı, uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durduracağı ve mevcut zenginleştirilmiş uranyumu Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na (UAEA) teslim etmesi istenmiştir. Ayrıca İran’ın, bölgedeki milis gruplara destek vermeyeceği, füze programının menzilini ve miktarını sınırlandıracağı ve Hürmüz Boğazı’nı yeniden trafiğe açması ön görülmüştür.
Buna karşılık savaşın sonlandırılması için İran, beş madde kapsamında kendi taleplerini sıralamıştır. Bu doğrultuda; İran’a ve bölgedeki “Direniş Ekseni“ne yönelik saldırıların durdurulması, savaşın tekrarlanmayacağına dair somut güvenceler verilmesi, savaş tazminatının ödenmesi ve Hürmüz Boğazı üzerindeki İran hâkimiyetinin resmen tanınması gibi hususlar vurgulanmıştır.
Yapılan bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, iki tarafın da mevzilerinden vazgeçmediği görülmektedir. Zira savaş öncesinde ABD; İran ile müzakereler başladığında uranyum zenginleştirmenin sıfıra indirilmesini, füze programının sınırlandırılmasını ve İran’ın bölgedeki milis güçlere verdiği desteğin kesilmesini müzakerenin ön şartı olarak öne sürmüştür. Bu talepler İran tarafında karşılık bulmadığı için savaşa başvurulmuştur. Fakat bir aylık yoğun saldırıların ardından sunulan 15 maddelik istek listesi de bahsedilen bu üç hususla özetlenebilir. Bu durum, savaşın şu ana kadar ABD’yi hedefine ulaştırmadığı anlamına gelmektedir. Diğer taraftan İran’ın da savaş öncesi koşullara nazaran el yükselterek şartlarını ağırlaştırdığı anlaşılmaktadır. Nitekim savaş başlamadan bir gün önce arabulucu rolünü üstlenen Umman Dışişleri Bakanı Badr el-Busaidi’nin yaptığı açıklamalara göre İran; yaptırımların kaldırılması ve uranyum zenginleştirme hakkının saklı kalması karşılığında nükleer tesislerini kapsamlı denetime açmaya hazır olduğunu belirtmiştir. Mevcut durumda uranyum zenginleştirme hakkının yanı sıra Hürmüz Boğazı üzerindeki hakimiyetinin tanınmasını ve tekrar saldırıya uğramayacağına dair garanti verilmesini de talep etmektedir.
Bu çerçevede, iki taraf arasındaki çatışmaların en azından kısa vadede devam edeceği kaçınılmaz görünmektedir.
Savaşın Devam Etmesi ve Olası Sonuçları
ABD Başkanı Donald Trump, 26 Mart’ta yaptığı açıklamada, İran’ın enerji altyapılarını hedef almamak adına belirlediği süreyi on gün ekleyerek 6 Nisan’a kadar uzatmıştır. Bu tarihe kadar İran’ın ABD koşullarını kabul etmemesi durumunda, başta enerji tesisleri olmak üzere altyapısını hedef alacağını belirtmiştir. 1 Nisan Çarşamba akşamı yaptığı açıklamada da bu yöndeki sözlerini tekrarlamıştır. Trump yeni açıklamasında ek olarak, koşulların kabul edilmemesi durumunda İran’ı “taş devrine” götürecek yoğunlukta saldırılar düzenleyeceğini vurgulamıştır.
Savaş başlarken İran halkını sokaklara çağırıp rejimi hedef aldığını iddia eden Trump, mevcut durumda doğrudan sivil insanların yaşamını etkileyecek altyapıları hedef alacağını açıkça belirtmektedir. Bu durumu gören halkın ise rejimin mahiyetine bakılmaksızın, ülkenin savunulması adına her zamankinden daha fazla konsolide olduğu görülmektedir. Nitekim savunma amacıyla başlatılan “İran İçin Can Feda” kampanyasındaki gönüllü sayısının 6 milyonu aştığı ifade edilmektedir. Ek olarak Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO), olası bir ABD kara harekatına karşı bir milyonu aşkın yedek askeri seferber ettiği belirtilmektedir. Dolayısıyla İran cephesinden bakıldığında; ABD’nin sunduğu koşulların ne halk tabanında ne de karar verici düzeyde karşılık bulmadığı, aksine ülkenin daha kapsamlı bir savaşa hazırlık içerisinde olduğu anlaşılmaktadır.
Buna karşılık ABD’nin bir yandan müzakere koşulları sunarken diğer yandan, tıpkı savaş başlamadan hemen önceki süreçte olduğu gibi, bölgeye ek askeri sevkiyatlar gerçekleştirdiği görülmektedir. Dolayısıyla son günlerde müzakere meselesi gündeme gelmiş olsa da eylem bazında bakıldığında her iki tarafın da savaşın bir sonraki evresine hazırlık yaptığı anlaşılmaktadır. Sivil alanların hedef alınacağı bu evrede temel amaç; altyapıları hedef alarak ülkeyi kaosa sürüklemek, kaos ortamını mümkün olduğunca uzatarak rejimin pes etmesine veyahut içeriden bir ayaklanmanın meydana gelmesine zemin hazırlamaktır. Bu strateji, 1991 yılı ve sonrasında ABD’nin Irak’a yönelik izlediği politikayı hatırlatmaktadır. O dönemde ABD, Irak’ın altyapı tesislerini hedef alarak adeta gündelik yaşamı felç etmiş, ardından geri çekilerek yıllarca Saddam yönetiminin faaliyetlerini izlemiş ve gerektiğinde zaman zaman müdahalelerde bulunmuştur. Trump, 1 Nisan’daki konuşmasında da yakında savaşı bitireceğini, İran’ın faaliyetlerini uydudan izleyeceğini ve nükleer silaha yönelik bir faaliyet görüldüğünde müdahale edeceğini vurgulamıştır.
Diğer yandan ABD’nin böyle bir strateji uygulaması; Körfez ülkelerini gözden çıkardığı ve dünya ekonomisinde meydana gelebilecek zararı göze aldığı anlamına gelmektedir. Zira İran, kendi altyapısı hedef alındığında Körfez ülkelerinin altyapılarını da hedef alacağını açıkça belirtmiştir. Bu durum dünya ekonomisini, dolayısıyla Amerikan vatandaşlarının gündelik hayatını da etkileyecektir. Öte yandan, İsrail’in başlattığı bir savaşta İran’ın, Körfez ülkelerini hedef alması en çok İsrail’in işine yarayacaktır. Çünkü İsrail’in temel amacı; bölgedeki diğer ülkelerin, özellikle de potansiyel rakiplerinin güçsüzleşmesi ve kendisinin bölgenin en güçlü aktörü haline gelmesidir.
Bahsedilen olası bir savaş İran’a büyük ölçekte zarar verecektir, ancak rejimin devrilmesini veyahut teslim olmasını beraberinde getirmeyecektir. Zira olası bir savaş, rejimin meşruiyetini zedelemek yerine güçlendirecektir. Diğer taraftan, savaş halindeyken bir ülkenin içeriden rejim değişikliğine gitmesi de beklenmemektedir. Dolayısıyla İran’ın nükleer programı da varlığını sürdürmeye devam edecektir.
Sonuç olarak; savaşın mahiyetine ve ne kadar süreceğine bakılmaksızın, İran dosyasının nihai çözüm merkezi yine müzakere masası olacaktır. Bir yanda Hürmüz Boğazı’nın durumu diğer yanda İran nükleer programı masanın iki temel başlığı olarak öne çıkmaktadır. İran nükleer programında uranyum zenginleştirme süreci, programın en temel taşını oluşturmaktadır. Bu teknolojinin korunması İran’daki farklı kesimler tarafından benimsenmektedir. Ek olarak İran, mevcut savaşla birlikte bu uğurda topyekûn bir savaşa bile girmeye hazır olduğunu iddia etmektedir. Hürmüz dosyasında ise küresel ekonomik ve ticaret sistemini etkileyen bir hüviyet gelişmektedir. Dolayısıyla İran dosyasında; Hürmüz Boğazı’nın durumu, İran’ın uranyum zenginleştirme hakkını saklı tutan bir anlaşma başlığı savaşın sonucunu etkileyecek temel unsurlardan biri olarak masada durmaktadır.
***
Yazar hakkında
