* Bir kutsal kitabı yakmak ifade özgürlüğü sayılıyor, ama bundan doğacak toplumsal yara ikinci plana atılıyor.
* Camiye saldırmak ve Kuran yakmak artık münferit bir provokasyon olmaktan çıktı. Aşırı sağcı gruplar, polis koruması altında ve mahkeme kararına dayanarak saldırıyor.
* Yargıç bir şeyi unutuyor: Alevler sadece bir kitabı değil, birlikte yaşama umudunu da yakıyor…
* Buna rağmen güzel kararlar da var: Amsterdam Belediyesi, “Müslüman Arşivi”adlı bir sergiye 130 bin euro destek verdi. Amaç, Müslümanların şehre katkısını görünür kılmak ve önyargıları kırmak.
(Haberin Hollandacası en altta.
De Nederlandse versie staat onderaan)
* İşte detayı!..
TÜHA / TÜRKUAZ İnternational News Agency
İlhan KARAÇAY yazdı:
HOLLANDA, 22 OCAK 2026 –
Hollanda’da son aylarda sahnelenen “Kur’an yakma” ve “camiye saldırma” şovları, artık münferit bir provokasyon olmaktan çıktı.
Aşırı sağcı gruplar, göçmen merkezlerinin ve camilerin önünde, polis koruması altında ve mahkeme kararına dayanarak Kur’an yakıyor ve camilere saldırıyor.
Ortaya çıkan manzara, yalnızca bir kutsal kitabın ateşe verilmesi değil, milyonlarca Müslümanın onurunun, bu ülkede birlikte yaşama fikrinin ve toplumsal barışın da hedef alınmasıdır.
Hoofddorp’ta yaşanan son olay, bu sürecin en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Bir grup aşırı sağcı, mülteci merkezinin önünde Kur’an yakmak istedi. Belediye güvenlik gerekçesiyle buna engel olmak istedi. Ancak mahkeme, “tehlikenin yeterince kanıtlanmadığı” gerekçesiyle yakma eylemine izin verdi. Karar, Müslüman toplumda derin bir kırılma yarattı. Çünkü verilen mesaj açıktı. Bir kutsal kitabı yakmak ifade özgürlüğü sayılıyor, ama bundan doğacak toplumsal yara ikinci plana atılıyordu.
YARGI VE DEVLETİN SOĞUK DİLİ
Mahkemenin koyduğu şartlar teknik ayrıntılardan ibaretti. Kur’an bir kum kabının içinde yakılacaktı, yanında söndürücü bulunacaktı ve ateş en fazla on beş dakika sürecekti. Hukuk açısından bakıldığında mesele açık ateş güvenliğine indirgenmişti. Oysa mesele yalnızca ateş değildi. Mesele, bir toplum kesimine “Senin kutsalın burada aşağılanabilir” denmesiydi.
Bu karar, Müslümanlar arasında şu soruyu doğurdu: “Devlet bizi gerçekten koruyor mu, yoksa yalnızca kâğıt üzerindeki tarafsızlığı mı önemsiyor?”
SOKAKTA GERİLİM VE ETİKETLEME
Yakma eylemi sırasında protestolar başladı. Polisle göstericiler arasında çatışmalar yaşandı. Taşlar atıldı, dükkânlar zarar gördü, insanlar gözaltına alındı. Bu görüntüler kamuoyuna çoğu zaman “Müslüman öfkesi” başlığıyla yansıdı.
Oysa sahadaki tablo daha karmaşıktı. Provokasyon vardı, korku vardı, incinmişlik vardı. Fakat haber dili çoğu zaman bu duyguları görmezden gelerek yalnızca “asayiş sorunu”na odaklandı. Böylece ateşi yakanlar değil, alevlerden rahatsız olanlar sorgulanır hale geldi.
HOFFDDORP OLAYLARI VE BELEDİYE BAŞKANININ SÖZLERİ
Haarlemmermeer Belediye Başkanı Marianne Schuurmans, Hoofddorp’ta meydana gelen olaylar hakkında konuşurken, “ne sabuna ne suya” misali sözler sarfetti. Bir yandan Kur’an yakma provokasyonunun yarattığı kırılmayı görmezden gelmemeye çalıştı, diğer yandan devlet çizgisini aşmamaya özen gösterdi.
Schuurmans, olayların Kur’an yakmaya duyulan tepkiyle karıştırılmaması gerektiğini söyledi. Gerçekten incinmiş insanların bulunduğunu kabul etti, ancak asıl olayları çıkaran gençlerin bununla ilgisi olmadığını vurguladı. Bu gençlerin bilinçli biçimde oraya geldiklerini, amaçlarının yalnızca kavga etmek olduğunu ifade etti. “Bu gençler sadece ortalığı karıştırmak için oradaydı” sözleriyle, şiddetin kaynağını açıkça işaret etti.
Belediye Başkanı ayrıca bu davranışın cezasız kalmaması gerektiğini, röl yapan gençler için özel bir yaklaşım geliştirileceğini belirtti. Polis, savcılık ve belediye yönetimiyle birlikte bu kişilere yönelik hedefli önlemler alınacağını duyurdu.
Bu açıklamalar, resmi dil içinde nadir görülen bir gerçeklik barındırıyordu. Olayların otomatik olarak “Müslüman öfkesi” diye etiketlenmesine karşı çıkılması önemliydi. Masum insanların tepkisiyle, fırsat kollayan provokatörlerin şiddetinin birbirinden ayrılması gerekiyordu.
Ancak bu sözler, başka bir gerçeği de görünmez kılıyordu. Gençlerin “sırf kavga etmek için” oraya gelmiş olması doğruydu. Fakat bu kavganın sahnesini kim kurmuştu? Bir kutsal kitabın yakılmasına izin veren düzen, sokaktaki gerilimin zeminini de döşemiş olmuyor muydu?
Hukuken mesele yakmanın güvenliği olarak tanımlanmıştı. Sosyolojik olarak ise bu, toplumun bir kesimine “Senin kutsalın burada aşağılanabilir” mesajıydı. Bu mesaj yalnızca incinen insanları değil, şiddete meyilli gençleri de harekete geçiriyordu. Çünkü provokasyon, röl yapmak isteyenler için her zaman bir davetiyedir.
YAKARAK DEĞİL, DAĞITARAK CEVAP
Tam da bu atmosferde Hoofddorp’ta bambaşka bir sahne yaşandı. “Neden İslam?” adlı Müslüman bir oluşum, şehir merkezinde bin adet Kuran dağıttı.
Amaçları, yakılan bir kitaba karşı yakarak değil, anlatarak cevap vermekti.
Sokaktan geçen insanlar durdu, kitabı aldı. Bazıları “Okuyacağım” dedi. Genç bir kız, “Başkalarını anlayabilmek için” sözleriyle kitabı çantasına koydu. Kimileri tamamını okumayacağını ama en azından bazı bölümlerine bakacağını söyledi.
Bu sahne, iki farklı dünya görüşünü gözler önüne serdi. Bir yanda yakarak var olmaya çalışan bir öfke, diğer yanda paylaşarak anlatmayı seçen bir inanç.
Sokaktaki gerginlik bununla sınırlı değil. Son haftalarda farklı şehirlerde dokuz camiye tehdit mektupları gönderildi. Mektuplar, kan lekesini andıran izlerle, aşağılayıcı ve korkutucu ifadelerle doluydu.
TÜRKLER İÇİN DANIŞMA KURULU’NDAN BAKANA MEKTUP
Türkler İçin Danışma Kurulu İOT Başkanı Zeki Baran, İçişleri Bakanı’na yazdığı mektupta bu durumun tesadüf olmadığını vurguladı. Aşırı sağ partilerin yıllardır “İslam en büyük tehdittir” söylemini tekrarladığını, Nazi propaganda dilini andıran görseller kullandığını hatırlattı ve devletin açık bir şekilde “Tüm vatandaşların güvenliği bizim sorumluluğumuzdur” demesini istedi.
Bakan’a gönderilen mektubun tamamı şöyle:
Sayın Bakan,
Farklı şehirlerde bulunan dokuz cami, bu hafta tehdit içeren ve ayrımcı ifadelerle dolu, sözde kan lekeleriyle kirletilmiş nefret mektupları almıştır. Bu iğrenç mektuplar, toplumumuzda büyük bir huzursuzluğa yol açmıştır. Camiler, haklı olarak etkili güvenlik önlemleri talep etmiştir. Böyle bir durumda özellikle belediye başkanlarının, polisin ve cami yönetimlerinin alınacak önlemler konusunda bir araya gelerek istişarede bulunmaları büyük önem taşımaktadır. Tehdidin söz konusu olduğu tüm belediyelerde, belediye başkanlarının cami topluluklarıyla bu görüşmeleri yapmaları yönünde ısrarcı olmanızı umut ediyoruz.
Bu tür tehlikeli eylemler, İslam’ın Hollanda için en büyük tehdit olduğunu durmaksızın dile getiren PVV ve BBB gibi aşırı sağ partiler tarafından körüklenmektedir. Bu çevreler, ırkçı bir dil kullanmaktan ve NAZİ propagandasından alınmış meme’ler yaymaktan çekinmemektedir. Özellikle bu günlerde, Hollanda hükümetinin ülkemizin tüm vatandaşlarının güvenliğinin arkasında durduğunu açıkça ortaya koyması büyük önem taşımaktadır.
En derin saygılarımla,
Zeki Baran
Türk Danışma Organı Başkanı
Bu mektuplar, Kuran yakma eylemlerinin yalnızca sembolik olmadığını, toplumda gerçek bir korku ürettiğini gösteriyor.
SAYILARIN ANLATTIĞI GERÇEK
Amsterdam Belediyesi’nin verileri, bu korkunun temelsiz olmadığını ortaya koyuyor.
Kentte yaşayanların yaklaşık yüzde on üçü Müslüman. Ayrımcılık bildirimleri ise bir yıl içinde 55’ten 170’e yükseldi. ze
Bu artış, yalnızca bireysel önyargıları değil, yapısal bir sorunu işaret ediyor. Belediye, bu nedenle “Müslüman Arşivi” adlı bir sergiye 130 bin euro destek verdi. Amaç, Müslümanların şehre katkısını görünür kılmak ve önyargıları kırmak.
Güzel bir niyet. Fakat sergi salonlarının duvarlarında anlatılan tarih ile sokakta yaşanan gerçeklik arasındaki mesafe giderek açılıyor.
GENÇLERİN SÖZLERİ
En sarsıcı tablo, genç Müslümanların sözlerinde ortaya çıkıyor.
Amsterdam’da düzenlenen bir uzman toplantısında, genç Müslümanları temsil eden isimler, artık bu ülkede kendilerini güvende hissetmediklerini açıkça dile getirdi. Kolektif Jonge Moslims’in (Genç Müslümanlar Kolektifi) Başkanı Esma Kendir, “Bu bizim için soyut bir tartışma değil, günlük hayatın kendisi” derken, anti İslamcı iklimin, gençlerin ruh sağlığını, eğitim şansını ve güvenlik duygusunu doğrudan etkilediğini anlattı.
Aynı toplantıda bir genç kadın şu cümleyi kurdu: “Bu ülkeyi seviyorum ama belki de bir kaçış planı yapmalıyım. Devletin bizi koruduğunu hissetmiyorum.”
Bu sözler, istatistiklerin ötesinde bir gerçeği gösteriyor. Kendi ülkesinde doğup büyümüş bir gencin geleceğini başka bir ülkede aramayı düşünmesi, birlikte yaşama fikrinin genç kuşaklarda çatladığını ilan ediyor.
Bir genç kadın ise şöyle dedi: “Belki de bir kaçış planı yapmalıyım. Bu ülkeyi seviyorum ama devletin bizi koruduğunu hissetmiyorum.”
Bu cümle, her türlü istatistikten daha ağırdır. Çünkü bu ülkenin vatandaşı olan, burada doğmuş ve burada büyümüş bir gencin geleceği başka bir ülkede aramayı düşünmesi, toplumsal sözleşmenin çatladığını gösterir.
SORU ŞU
Bir ülkede bir kutsal kitabı yakmak “hak” olarak kutsanırken, o kitabın mensuplarının kendini güvende hissetmemesi normal mi?
Hukuk, yalnızca ateşin tehlikesini ölçer ama kalpte açılan yarayı görmezse, adalet eksik kalır. Bugün Hollanda’da yanan sadece bir kitap değildir. Yanan, birlikte yaşama fikrine duyulan güvendir.
Ve bu yangın, kum kabıyla söndürülecek kadar küçük değildir.
****************
IN NEDERLAND ZEGGEN ZELFS RECHTERS “HET MAG” TEGEN HET VERBRANDEN VAN DE KORAN
Het verbranden van een heilig boek wordt gezien als vrijheid van meningsuiting, maar de maatschappelijke wond die daaruit ontstaat, wordt naar de achtergrond geschoven.
Aanvallen op moskeeën en het verbranden van de Koran zijn geen losse provocaties meer. Extreemrechtse groeperingen treden op onder politiebescherming en met rechterlijke toestemming.
De rechter vergeet één ding: de vlammen verbranden niet alleen een boek, maar ook de hoop op samenleven.
Toch zijn er ook mooie beslissingen. De gemeente Amsterdam stelde 130.000 euro beschikbaar voor een tentoonstelling met de naam “Moslimarchief”. Het doel is om de bijdrage van moslims aan de stad zichtbaar te maken en vooroordelen te doorbreken.
İlhan KARAÇAY schreef:
De “Koranverbrandingen” en “aanvallen op moskeeën” die de afgelopen maanden in Nederland te zien zijn, zijn allang geen op zichzelf staande provocaties meer.
Extreemrechtse groepen verbranden de Koran voor opvangcentra en moskeeën, onder politiebescherming en met verwijzing naar rechterlijke uitspraken. Wat daar zichtbaar wordt, is niet alleen het in brand steken van een heilig boek, maar ook een aanval op de waardigheid van miljoenen moslims, op het idee van samenleven in dit land en op de maatschappelijke vrede.
Het recente incident in Hoofddorp werd een van de scherpste voorbeelden van deze ontwikkeling. Een groep extreemrechtse activisten wilde voor een asielzoekerscentrum de Koran verbranden. De gemeente wilde dat om veiligheidsredenen verhinderen. De rechter besloot echter dat “het gevaar onvoldoende was aangetoond” en gaf toestemming voor de actie. Deze uitspraak veroorzaakte een diepe breuk binnen de moslimgemeenschap. De boodschap was helder. Het verbranden van een heilig boek geldt als vrijheid van meningsuiting, maar de maatschappelijke wond die daardoor ontstaat, wordt ondergeschikt gemaakt.
DE KOELE TAAL VAN RECHT EN STAAT
De voorwaarden die de rechtbank stelde, bleven beperkt tot technische details. De Koran moest in een zandbak worden verbrand, er moest een brandblusser aanwezig zijn en het vuur mocht maximaal vijftien minuten branden. Vanuit juridisch oogpunt werd het probleem herleid tot brandveiligheid.
Maar het ging niet alleen om vuur. Het ging om de boodschap aan een deel van de samenleving: “Wat voor jou heilig is, mag hier worden vernederd.”
Deze beslissing riep onder moslims een fundamentele vraag op: “Beschermt de staat ons werkelijk, of hecht zij alleen waarde aan neutraliteit op papier?”
SPANNING OP STRAAT EN HET PLAKKEN VAN ETIKETTEN
Tijdens de verbranding begonnen protesten. Er ontstonden confrontaties tussen politie en demonstranten. Er werden stenen gegooid, winkels raakten beschadigd en mensen werden aangehouden. In de media verschenen deze beelden vaak onder de kop “moslimwoede”.
Maar het beeld op straat was veel complexer. Er was provocatie, er was angst en er was gekwetstheid. Toch negeerde de berichtgeving deze gevoelens meestal en richtte zij zich uitsluitend op het “openbare-ordeprobleem”. Zo kwamen niet degenen die het vuur aanstaken, maar degenen die zich door de vlammen gekwetst voelden, ter discussie te staan.
DE GEBEURTENISSEN IN HOOFDDORP EN DE WOORDEN VAN DE BURGEMEESTER
De burgemeester van Haarlemmermeer, Marianne Schuurmans, sprak over de gebeurtenissen in Hoofddorp met woorden die noch links noch rechts leken te raken. Enerzijds probeerde zij de breuk die door de Koranverbranding was ontstaan niet te negeren, anderzijds bleef zij zorgvuldig binnen de lijnen van de staat.
Schuurmans zei dat de ongeregeldheden niet verward mochten worden met de reactie op het verbranden van de Koran. Zij erkende dat er werkelijk gekwetste mensen waren, maar benadrukte dat de jongeren die de rellen veroorzaakten daar niets mee te maken hadden. Volgens haar waren zij bewust gekomen met als enig doel om te vechten. Met de woorden “deze jongeren waren er alleen om onrust te stoken” wees zij de bron van het geweld duidelijk aan.
De burgemeester voegde daaraan toe dat dit gedrag niet ongestraft mocht blijven en dat er voor deze relschoppende jongeren een speciale aanpak zou worden ontwikkeld. Samen met politie, justitie en het gemeentebestuur zouden gerichte maatregelen worden genomen.
Deze uitspraken bevatten een zeldzame eerlijkheid binnen de officiële taal. Het was belangrijk dat zij zich verzette tegen het automatisch labelen van de gebeurtenissen als “moslimwoede”. Het onderscheid tussen de reactie van onschuldige, gekwetste mensen en het geweld van provocateurs die hun kans schoon zagen, moest worden gemaakt.
Maar deze woorden maakten ook een andere werkelijkheid onzichtbaar. Het was waar dat sommige jongeren “alleen maar kwamen om te vechten”. Maar wie had het toneel voor die strijd opgebouwd? Legt een systeem dat toestaat dat een heilig boek wordt verbrand, niet zelf de basis voor de spanning op straat?
Juridisch was de kwestie teruggebracht tot brandveiligheid. Sociologisch betekende dit een boodschap aan een deel van de samenleving: “Wat voor jou heilig is, mag hier worden vernederd.” Die boodschap raakt niet alleen gekwetste mensen, maar mobiliseert ook jongeren die gevoelig zijn voor geweld. Want voor wie wil rellen, is een provocatie altijd een uitnodiging.
NIET MET VUUR, MAAR MET DELEN ANTWOORD GEVEN
Juist in deze sfeer verscheen in Hoofddorp een totaal ander beeld.
Een islamitisch initiatief met de naam “Waarom de islam?” deelde in het stadscentrum duizend Korans uit.
Hun doel was duidelijk. Tegen een verbrande Koran wilden zij niet met vuur antwoorden, maar met uitleg en dialoog.
Mensen op straat bleven staan en namen het boek aan. Sommigen zeiden: “Ik ga het lezen.” Een jong meisje stopte het in haar tas met de woorden: “Om anderen beter te kunnen begrijpen.” Anderen gaven aan dat zij het misschien niet helemaal zouden lezen, maar in elk geval enkele delen wilden bekijken.
Dit tafereel liet twee totaal verschillende wereldbeelden zien.
Aan de ene kant een woede die zichzelf wil laten zien door te verbranden.
Aan de andere kant een geloof dat kiest voor delen en uitleg.
De spanning op straat bleef daar echter niet bij. In de afgelopen weken ontvingen negen moskeeën in verschillende steden dreigbrieven. De enveloppen waren besmeurd met vlekken die op bloed leken en gevuld met beledigende en angstaanjagende teksten.
BRIEF VAN DE IOT AAN DE MINISTER
De voorzitter van de Adviesraad voor Turken (IOT), Zeki Baran, benadrukte in zijn brief aan de minister van Binnenlandse Zaken dat dit geen toeval was. Hij herinnerde eraan dat extreemrechtse partijen al jaren herhalen dat “de islam de grootste bedreiging is” en dat zij beelden gebruiken die doen denken aan nazi propaganda. Hij riep de staat op om ondubbelzinnig te zeggen: “De veiligheid van alle burgers is onze verantwoordelijkheid.”
De volledige brief aan de minister luidt als volgt:
Geachte minister,
Negen moskeeën in verschillende steden hebben deze week dreigbrieven ontvangen die vol staan met discriminerende teksten en zogenaamde bloedvlekken. Deze walgelijke brieven hebben grote onrust in onze samenleving veroorzaakt. Moskeeën hebben terecht om effectieve veiligheidsmaatregelen gevraagd. In zo’n situatie is het van groot belang dat burgemeesters, politie en moskeebesturen samenkomen om de te nemen stappen te bespreken. Wij hopen dat u erop zult aandringen dat burgemeesters in alle betrokken gemeenten deze gesprekken met de moslimgemeenschappen voeren.
Dergelijke gevaarlijke daden worden aangewakkerd door extreemrechtse partijen zoals PVV en BBB, die al jaren blijven herhalen dat de islam de grootste bedreiging voor Nederland is. Deze kringen schuwen het niet om racistische taal te gebruiken en memes te verspreiden die zijn ontleend aan nazi propaganda. Juist in deze dagen is het van groot belang dat de Nederlandse regering duidelijk laat zien dat zij achter de veiligheid van alle burgers in ons land staat.
Met de meeste hoogachting,
Zeki Baran
Voorzitter Adviesraad voor Turken
Deze brieven tonen aan dat Koranverbrandingen niet slechts symbolisch zijn. Zij produceren echte angst in de samenleving.
WAT DE CIJFERS LATEN ZIEN
Gegevens van de gemeente Amsterdam maken duidelijk dat deze angst niet ongegrond is.
Ongeveer dertien procent van de inwoners van de stad is moslim. Het aantal meldingen van discriminatie steeg in één jaar van 55 naar 170.
Deze toename wijst niet alleen op individuele vooroordelen, maar op een structureel probleem. Om die reden besloot de gemeente Amsterdam 130.000 euro beschikbaar te stellen voor een tentoonstelling met de naam “Moslimarchief”. Het doel is om de bijdrage van moslims aan de stad zichtbaar te maken en vooroordelen te doorbreken.
Een mooi voornemen. Maar de afstand tussen de geschiedenis die in tentoonstellingszalen wordt verteld en de werkelijkheid op straat wordt steeds groter.
DE WOORDEN VAN JONGEREN
Het meest schokkende beeld komt naar voren in de woorden van jonge moslims.
Tijdens een deskundigenbijeenkomst in Amsterdam spraken vertegenwoordigers van jonge moslims openlijk uit dat zij zich in dit land niet langer veilig voelen.
Esma Kendir, voorzitter van het Collectief Jonge Moslims, zei: “Dit is voor ons geen abstract debat, dit is het dagelijkse leven zelf.” Zij legde uit dat het anti islamklimaat direct invloed heeft op de geestelijke gezondheid, de onderwijskansen en het veiligheidsgevoel van jongeren.
Tijdens dezelfde bijeenkomst zei een jonge vrouw: “Ik hou van dit land, maar misschien moet ik een ontsnappingsplan maken. Ik heb niet het gevoel dat de staat ons beschermt.”
Deze woorden tonen een werkelijkheid die verder gaat dan statistieken. Dat een jongere die hier is geboren en opgegroeid, haar toekomst elders begint te overwegen, betekent dat het idee van samenleven bij de nieuwe generatie begint te barsten.
Een andere jonge vrouw verwoordde het zo: “Misschien moet ik een ontsnappingsplan maken. Ik hou van dit land, maar ik voel niet dat de staat mij beschermt.”
Deze zin weegt zwaarder dan welke statistiek ook. Want wanneer een burger van dit land, geboren en gevormd in deze samenleving, haar toekomst in een ander land gaat zoeken, dan is dat het teken dat het maatschappelijk contract scheurt.
DE VRAAG IS
Is het normaal dat in een land het verbranden van een heilig boek als een “recht” wordt verheven, terwijl de mensen voor wie dat boek heilig is zich niet veilig voelen?
Het recht kan het gevaar van vuur meten, maar als het de wond in het hart niet ziet, blijft gerechtigheid onvolledig.
Vandaag brandt in Nederland niet alleen een boek.
Wat brandt, is het vertrouwen in het samenleven.
En deze brand is niet zo klein dat hij met een zandbak kan worden geblust.
Savcılar AfD’nin önde gelen isimlerinden Höcke’nin bilerek halk önünde alenen Nazi sloganı attığını iddia ediyor. TÜHA / TÜRKUAZ Europe İnternational News Agency Almanya’dan TÜRKUAZ Uluslararası Haber Ajansı (TÜHA) Muhabiri Luisa NEUBAUE’nin haberine göre, Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) Partisi’nin önde gelen üyelerinden Björn Höcke 2021 yılındaki bir konuşmasında...
İngiltere Savunma Bakanlığı’nın Ukrayna savaşındaki gelişmelere istihbarat değerlendirmesinde, Rusya Kara Kuvvetleri’nin 24 Şubat 2022’den 25 Ocak’a kadar olan dönemde, Ukrayna’da yaklaşık 2 bin 600 tank ve 4 bin 900 diğer zırhlı savaş aracını kaybettiği ifade edildi. TÜHA / TÜRKUAZ İnternational News Agency TÜHA Haber’in Şarku’l Avsat’a dayandırdığı DPA kaynaklı haberine...
TÜHA HABER / Corona salgını nedeniyle bu yıl iki aşamalı düzenlenen Berlin Film Festivali’ne bu yıl Türkiye’den yönetmen Ferit Karahan’ın yeni filmi “Okul Tıraşı” (Brother’s Keeper) seçildi. Festivalin Panorama bölümüne seçilen “Okul Tıraşı”, Panorama Seyirci Ödülü dahil olmak üzere farklı ödüller için yarışacak. “Okul Tıraşı”, Van’ın Bahçeşehir İlçesi’nde geçiyor ve...
TÜHA HABER / Manş Denizi’nde balıkçılık hakları konusunda Fransa ile gerginlik yaşayan İngiltere bölgeye gönderdiği iki İngiliz Kraliyet Donanması gemisini, Fransız devriye botlarının ayrılmasının ardından geri çekmeye hazırlanıyor. (TÜHA) Türkuaz Uluslararası Haber Ajansı’nın (Associated Press)’ye dayandırdığı habere göre, İngiliz hükümeti sözcüsü, Brexit anlaşması kapsamında İngiltere ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki...
TÜHA HABER / Almanya’nın, Corona virüsünün daha bulaşıcı türlerine karşı Çek Cumhuriyeti ve Slovakya ile Avusturya’nın Tirol eyaleti sınırlarında Pazar gününden bu yana katı giriş kısıtlamaları uygulamaya başlaması diplomatik krize yol açtı. Avusturya hükümeti, Viyana’daki Alman Büyükelçisi Ralf Beste’yi Dışişleri Bakanlığı’na çağırarak diplomatik nota verdi. Dışişleri Bakanı Alexander Schallenberg, “Almanya...
TÜHA HABER / Almanya’da Tedarik Zinciri Yasası adlı yeni bir düzenleme gündemde. Yasa, uluslararası şirketleri insan hakları, çocuk işçiliği, iklim ve doğal kaynaklar konusunda sorumluluk altına alıyor. Yasal asgari saat ücretinin 9,35 euro olduğu Almanya’da 49 cent’e 100 gram çikolata, 6 euroya bir kilo filtre kahve, 10-15 euroya bir kot...