enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp
DOLAR
7,5345
EURO
8,9835
ALTIN
411,42
BIST
1.542
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Sağanak Yağışlı
13°C
İstanbul
13°C
Sağanak Yağışlı
Pazar Yağışlı
9°C
Pazartesi Parçalı Bulutlu
9°C
Salı Parçalı Bulutlu
14°C
Çarşamba Çok Bulutlu
14°C

Güçlü bir Türkiye Arap coğrafyasının lehine

Güçlü bir Türkiye Arap coğrafyasının lehine
16.02.2021
0
A+
A-

TÜHA HABER / Kıvılcımı Tunus’ta başlayan Arap Baharı 10 yaşında. Bu süreçle özdeşleşen en önemli isimlerden eski Tunus Cumhurbaşkanı Munsif Marzuki TRT Haber’e konuşarak, hem süreci bütüncül olarak, hem de Türkiye’nin ‘önemli rolünü’ değerlendirdi.

Ola Karakurt
TRT Haber : Ola Karakurt

Tunus’ta başlayan, Mısır, Libya, Bahreyn,  Yemen ve Suriye’de tarihin seyrini değiştiren Arap Baharı 10 yaşında. Tunus’taki rejim değişikliğinden sonra Cumhurbaşkanlığı koltuğuna gelen Munsif Marzuki Arap Baharı süreciyle ilişkilendirilen en önemli isimlerden biri.

TRT Haber’in sorularını yanıtlayan Marzuki, 2019 yılında 2’nci dalga ile tazelenen Arap Baharı’nı bölgenin özgürleşme çabası olarak değerlendiriyor. Bazı ülkelerde yaşanan felaketlerin sorumlusu olarak da despot rejimleri işaret ediyor.

Türkiye’nin bu süreçteki duruşunun ‘takdire şayan’ olduğunu belirten Marzuki güçlü ve heybetli bir Türkiye’nin Arap coğrafyasının lehine olduğunu söylüyor.

İşte Munsif Marzuki’ye sorularımız ve verdiği yanıtlar…

Arap Baharı devrimlerinin yaşandığı ülkeleri, 10 yıl önceki haline kıyasla nasıl değerlendiriyorsunuz? Tabloya bakıldığında pek bir başarı kaydedilmediği hatta bir başarısızlıktan söz edilebileceği görüşlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Gerek Tunus’ta gerek diğer ülkelerde günlük olarak tekrarlanan ‘Sizin Arap Baharı’nız başarsız kaldı. Bunun sorumlusu sizsiniz, Suriye’nin, Libya’nın haline bakın vs..’ şeklinde bir söylem var.

“Yaşanan felaketler, Arap Baharı değil despot rejimlerin eseridir”

Ben genelde sanık koltuğunda oturtulmayı şiddetle reddediyorum. Doğrusu asıl burada şikayetçi benim olmam lazım. Bugün bölgenin geldiği durum, halkların ayaklanmasına neden olan despot rejimlerin bir eseridir.

Eğer ki bugün Suriye’de veya Yemen’de bir felaket ile karşı karşıyaysak, bunun müsebbibi oradaki despot rejimlerdir.

Burada rejimler iki kez suç işledi. Birincisi; yaptıkları zulüm, baskı ve yolsuzlukla halkın sabrını zorlayarak onları sokaklara ittiler. Bu ayaklanan halk sonuçta benim gibi birinin devrim teşvikleri nedeniyle sokağa inmediler

İkinci suç ise bu despot rejimlerin devrimi başarısızlığa uğratmak için -Suriye ve Yemen’de olduğu gibi- dış aktörlerle iş birliği yapması. Bundan dolayı bu ülkelerdeki felaketlerin sorumlusu rejimlerin kendisi.

Yani bugün (Arap dünyasında) yaşanan felaketin faturası, Arap Baharı devrimlerine kesilemez. Tam tersi bunun müsebbibi karşı devrimler.

Arap Baharı devrimleri yeni bir tarihin başlangıç noktası oldu. Evet doğru devrim, Mısır’da, Yemen’de, Suriye’de ve Libya’da birer muharebe kaybetmiş olabilir. Ancak savaşın galibi eninde sonunda yine devrim olacaktır.

Çünkü tarihin seyri gösteriyor ki devrimler eninde sonunda kazanıyor. Bu süreç 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl uzayabilir. Ancak halklar kararını verdi. Gençler, bundan sonra asla Arap bölgesindeki eski rejimlerin devam etmesine izin vermeyecek. Zor ve acı günler yaşanacaktır. Ancak bunlar tüm halkların yaşadığı şeyler.”

Arap Baharı’nın yaşandığı bazı ülke, dış müdahalelerin de etkisiyle hedeflenen istikrara kavuşamadı? Özellikle bazı Arap ülkeleri ‘karşı devrim’ olarak bilinen politikalarıyla Arap Baharı dalgasını boğmak için maddi manevi ve askeri olarak da elinden geleni yaptı. Sizce bu durumun söz konusu ülkelere nasıl bir yansıması olacak?

“Bakın, bugün asıl mesele Arap coğrafyasındaki eski sistemin çatırdıyor olması. Bu sistem tek lider, tek medya, tek aile, tek aşiret vs üzerine kurulmuştu. Bugün ise her yerde çözülüyor. Beka mücadelesi veren bu eski rejimler kendini savunmak için çetin bir direniş gösteriyor. Bunu anlamak lazım. Devrim ve karşı devrim bunun sadece bir yansımasıdır.”

“Arap coğrafyasındaki eski sistem çatırdıyor”

“Bugün (Arap coğrafyasındaki) devrim hem ülkeler bazında yeni birer rejimi hedefliyor, hem de tüm Arap ülkeleri bir şemsiye altına toplayacak yeni bir bölgesel rejimi amaçlıyor.

Bugün Arap Birliği örgütünün geçerliliğini tamamen yitirdiği konusunda hemen herkes hemfikir. Bu nedenle bu kuruma alternatif olarak ‘Özgür Arap Halkları Birliği’ diye tabir ettiğimiz bir yapı hedefliyoruz.

Çözülme tehlikesiyle karşı karşıya olan Arap ülkeleri, kendini savunuyor. Suudi Arabistanve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki rejimler, Mısır, Libya, Tunus ve diğer ülkelerdeki devrimleri hüsrana uğratmak için milyarlarca dolar  harcadı. Çünkü biliyorlar ki eğer bu devrimler başarılı olursa, sıra onlara gelecek. Durum bundan ibarettir.

Dolayısıyla bugünkü savaş yerel değil bölgeseldir. Çökmekte olan bir Arap rejimi var. Buna karşın ise yeni rejim isteyen halklar var.

Buna binaen, söz konusu Arap ülkelerin diğer ülkelerin iç işlerine müdahalelerinin devam edeceğini düşünüyorum. Çünkü mesele bir bütün. Birbirinden bağımsız ve ayrı istekleri olan halklar söz konusu değil.

Bu savaşın galibi kim olacak? Doğmakta olan hatta hala cenin sayılabilecek yeni Arap rejimi mi yoksa çözülmekte olan eski Arap rejimi mi? Bu konudaki düşüncem açık ve net. Tarihten öğrendiğim dersler ışığında savaşın galibi kesinlikle yeni sistem olacak.”

ABD’nin öncülüğündeki Batı, önce Arap Baharı devrimlerine destek verdi sonra çark edip, bölgenin diktatörlerine yatırım yapmaya geri döndü? Batı’nın insan hakları söylemleri ile uyguladığı politikalar arasında bir ikiyüzlülük olduğunu düşünüyor musunuz?

“Batı terimi geniş bir terim. Batıda hükümetler, sivil toplum kuruluşları (STK) ve insani değerler birbirinden farklı konular. İnsani değerler, bizim Batı’dan faydalanabileceğimiz bir alan. Maalesef demokrasiyi biz değil Batı icat etti. Ancak bu konuda Batı’dan yararlanmamız ayıp değil.”

“Batı’daki insani değerlerden faydalanmamız gerek”

“STK’lar ise Arap dünyasında her zaman özgürlükleri savunan bir taraf oldu. Hatta bu STK’lar zamanında olmasaydı ben şu an muhtemelen bir zindanda ölmüş olacaktım. Bunlarla bir sorunumuz yok.

Batı’nın hükümetleri ise aslında ikiye ayrılıyor. Mesela Orta Doğu ülkeleri, İskandinav hükümetlerle ile herhangi bir sorun yaşamadı. Büyük emperyalist ülkelerin hükümetleri ise çıkarlarını ön planda koyuyorlar. En başından itibaren bu çıkarlar, Orta Doğu’daki diktatörlüklerle doğrudan ilişkili. Bu çok açık.”

“Arap halkı olarak kendi göbeğimiz kendimiz kesmemiz gerek”

“Bundan dolayı bu ülkeler, Orta Doğu’da yaşanan tüm hak ihlallerini görmezden geldi. Bunun için Sisi bugün birçok demokratik ülkede ağırlanabiliyor ve pohpohlanıyor.

Arap halkı olarak kendi göbeğimizi kendimiz kesmekten başka çaremiz yoktur.”

Arap Baharı devrimlerinin şimdiye kadar gözle görülür bir değişime yol açmaması nedeniyle özellikle devrimin ön saflarında yer alan gençler kesiminde hayal kırıklığına yol açmış durumda? Bölgede zaten yüksek bir göç eğilimi var. Sizce uzun vadede bu nasıl bir sonuca yol açacak?

“Aslında ben bu ‘gençler’ yaklaşımına karşıyım. Ne gençleri ne de kadınları toplumun diğer kesimlerinden ayrı olarak görmüyorum. Hepimiz insanız. Bütün jenerasyonlar belli bir mücadele verdi ve de hala veriyor. Arap devrimleri sadece gençlerin özverisiyle gerçekleşmedi. Bu noktaya gelene kadar birçok jenerasyon bu yolda mücadele etti.”

“Sadece gençler değil tüm jenerasyonlar mücadele verdi”

“Tunus’ta 2010 devriminden yıllar önce birçok hadisede önemli protesto vakaları yaşanmıştı. Evet doğru Ocak 2011’de İçişleri Bakanlığının önündeki eylemlerde birçok genç de vardı. Ancak aynı zamanda 50’li ve 60’lı yaşlarında olan insanlar da vardı.

Bu ‘gençler’ demagojisini bir kenara bırakalım. Gençler sadece jenerasyonların bir parçasıdır ve her jenerasyon üstüne düşeni yapmaya çalışıyor.

‘Gençler devrimden sıkıldı, pes etti’ diyenlere cevabım; ‘Gençlerin başka seçeneği yok zaten’. Ayrıca onların devrime minnet borçları filan da olduğunu zannetmesinler.

Bu konu naz yapılacak konu mudur? ‘Bize demokrasiyi getirin ya da siz ileri yaştakilere tüm öfkemizi kusarız. Göç ederiz’ mantığını gerçekten anlamıyorum.

Benim jenerasyon üstüne düşeni yaptı. Hapislerde yattık. Bazı şeyleri başardık. Bazılarında başarısız oldu. Şimdi sıra gençlerde yani sizde. Gelecek önünüzde. 20-30-40 yıllık mücadele bekleniyor sizden.

Sizin de ardınızdan yeni bir jenerasyon daha gelecek. Bu kümülatif bir süreç. Kimsenin kimseye minnet borcu yoktur. Benim düşüncem budur.”

Arap Baharı bölge halk bazında mevcut görüş ayrılıklarını daha da derinleştirdi ve adeta toplumu ikiye ayırdı. Birinci kesim Arap Baharı’na aşırı sıcak bakarken, diğer kesim Arap Baharı’nın aslında bölgeyi kasıp kavuran bir dış mihrak oyunu olduğunu savunuyor ve onu tehlike olarak görüyor. Bu uzun vadede bölgemizde nasıl bir etki yaratacak?

“Hem Tunus’ta hem tüm bölgede halk, kapsamlı bir medya  operasyonuna maruz kaldı. Arap Baharı sürecinde savaşın kaba şiddet ve ekonomik ayaklarının yanı sıra psikolojik ayağı da çok ciddi bir şekilde kullanıldı. Para karşılığında belli medya kuruluşları gerçek bir psikolojik savaş yürüttü. Bu bir komplo teorisi falan değil. Açın medyayı bakın… Devrimi şeytanlaştırma ve onu tüm sorunların kaynağı olarak gösterme çabası açık.

Peki benim burada önemli bir sorum var. Bizi devrime iten sebepler nedir? Bu halk neden ayaklandı? (Medya) Bunun cevabını versin. Sebebsiz bir şekilde bir halk ayaklanır mı hiç? Eğer halkın dayanma kapasitesi aşılmamış olsaydı kim beklerdi Suriye halkından, Libya halkından böyle bir ayaklanma? Sırf ıktidarda kalmak için ülkeyi ateşe veren kimdi? Bu soruları sorunca gerçek ortaya çıkıyor.”

“İki seçenek var ya teslim ya da mücadeleye devam”

“Önümüzde sadece 2 seçenek var. Birincisi; teslim olmak ve ceplerini doldurmakla meşgul olan yolsuz rejimlerin halkına layık gördüğü kırıntılarla yetinmek. Her ne kadar bazı insanlar bu seçeneği kabul etse de halkın ekseriyesi bunu kabul etmeyecek.

İkinci seçenek ise Türk halkı veya Japon halkı gibi bir seviyeye gelinceye dek mücadeleyi sürdürmek. Özgürlük, haysiyet ve kalkınma bir arada olmak zorunda.

Önümüzdeki yol çok açık. Sizin genç medyacılar olarak ise göreviniz, psikolojik savaşa karşı mücadele etmek.”

Bazı makalelerinizin Arapça’dan Türkçe’ye çevirisine katkıda bulunmuştum ve orada sık sık insan devrimine yaptığınız atıflar hep dikkatimi çekmişti. ‘Bölgemizin insanı kendini ıslah etmezse ve bir sosyal devrim hasıl olmazsa hiç bir zaman istenene amaca ulaşılamayacağını’ savunuyorsunuz. Peki bölgenin insanı kendi etki alanı içinde ne yapmalı?

“Bu aslında en zor soru. Çünkü bugün insanımızın gidip kendi iradesiyle karşı devrimi seçmesi, veyahut onun karşı devrimin tezlerini dillendirmesi ve savunması, medya ve eğitim sisteminin 50 yıl boyunca kendisine aşıladığı ‘kölelikten’ kurtulamadığını ve özgürlüğüne kavuşamadığını gösteriyor.”

“Önce insanı özgürleştirmemiz lazım”

“İnsana vurulan bu prangalardan kurtulmak için mücadele etmekten başka bir seçeneğimiz yok. Bunu (sağlıklı) medya yoluyla ve gençlerin inisiyatifi almasıyla gerçekleştirilebilir. Arap zihniyetini yeniden şekillendirmemiz lazım. Bu elbette ki uzun süren bir hedef. Ancak ben bu sürecin başladığını düşünüyorum.

Bugün 20 yaşındaki gençlerin zihniyetine baktığımda 30 yıl önceki zihniyetten ne kadar farklı olduğunu net bir şekilde görebiliyorum. Yeni jenerasyonlar bugün farklı projelere ve paradigmalara sahip. Ben bu değişimin daha hızlı bir şekilde gerçekleşmesini çok isterdim. Ancak ne yazık ki halkların takvimi insanın takviminden farklı işliyor. 20-30 yıl bir insanın hayatında ciddi bir zaman dilimi sayılabilir. Ancak halkların hayatında bu süre bir hiç denecek kadar az.

Değişim yavaş da olsa ilerleyerek devam etmekte. Önemli olan motivasyonumuzu kaybetmememiz. Kararlılık ve sabır burada anahtar kelimeler.”

‘Yavaş da olsa doğru yolda ilerleme kaydediliyor’ diyorsunuz. Fakat 2019’dan itibaren Sudan, Cezayir, Lübnan ve Irak’ta da yaşanan ve Arap Baharı’nın ikinci dalgası olarak nitelendirilen ayaklanmalar, her ne kadar olumlu bir şekilde birinci dalgayla kıyasla daha az kanlı gerçekleşse de sınırlı bir etki yarattı. Bir kısır döngü tehlikesi yok mu sizce?

“Hayır kesinlikle yok. Bu bir kümülatif süreç. İkinci, üçüncü, dördüncü, beşinci dalga olacaktır ve o sert taşlar yumuşayana dek devrim dalgaları gelmeye devam edecektir.

Bu halklar bir veya birkaç kişiyi değil siyasi rejimlerini değiştirmek için harekete geçti. Onlarca yıl boyunca yolsuz rejimlerin himayesinde oluşan büyük bir çıkar şebekesi söz konusu. Bu şebekenin çözülmesi kolay bir mesele değil. Çünkü ekonomide, medyada ve siyasette güçlü bir şebekeden bahsediyoruz. Bu şebeke kendini çetin bir şekilde savunuyor. Bekasını sağlamak için Suriye örneğinde gördüğümüz gibi halkın yarısını feda etmeye hazır.”

“Ok yaydan çıktı. Kimse onu durduramaz”

“Dediğim gibi bu değişim dalgası başladı ve onu durdurmak mümkün olmayacaktır. Ok yaydan çıktı. Şişedeki cin çıktı ve kimse onu bir daha şişenin içine hapsedemez.

Tarih kümülatif deneyimlerden ibarettir. Bana göre bu deneyimler aslında bir özgürleşme projesidir. Önce kölelikten kurtulma mücadelesini gördük. İnsanoğlu binlerce yıl boyunca eşya gibi satın alınabiliyordu. Ancak bu süreç bitti ve kölelik sistemi son buldu.”

“İnsanlığın üçüncü özgürleşme evresindeyiz”

“İkinci aşamada halkları köleleştirme süreci başladı. Son iki yüz yılda sömürgeciliğe karşı bir savaş yürütüldü ve o savaş da kazanıldı.

Şu an biz insanlığın üçüncü özgürleşme evresindeyiz; despot rejimlere karşı özgürleşme mücadelesi. Bu evrede, insan artık bir tebaa değil bir vatandaş olmak istiyor.

Bu savaş bazı ülkelerde kazanıldı. Ancak bizin Arap dünyasında hala devam etmekte. Henüz bu savaşı kazanamadık. Ancak nasıl kölelik ve sömürgecilik devri bittiyse bu devir de insanın kazanmasıyla sonuçlanacaktır. Benim kanaatim ve tarihe bakış açım bu.

İnsan bu vizyona sahip olursa, sabır gücü yükseliyor. Ancak bu bakış açısına sahip olmazsa, çok çabuk motivasyon kaybına uğruyor ve ‘savaş kaybedildi’ demeye başlıyor. Düşünsenize sömürgeciliğe karşı mücadele 100 yıl sürdü. Ama sonunda zafer elde edildi. Köleliğe karşı savaş binlerce yıl sürdü. Şu anki süreç de aynı. Sabır etmemiz gerek. 10 yıl 20 yıl bir hiç.”

Türkiye’nin Arap Baharı sürecinde takındığı tavır, Türkiye’nin içinde bile farklı görüşlerle değerlendiriliyor. Siz onu nasıl görüyorsunuz?

“Bakın 15 Temmuz 2016 darbe girişimi  sırasında sabaha kadar televizyon karşısında gelişmeleri anbean takip ettim. O anlarda 30 Haziran 2013’te Mısır’daki darbeyi de aynı şekilde takip ettiğimi anımsadım. Bu gelişmeler birbiriyle yakından ilişkili. Karşı devrimler Arap coğrafyasını da aşarak bölgesel olarak müdahalelerde bulundu.

Benim kanaatim, Türkiye tıpkı ablukaya alınan Katar gibi sırf Arap Baharı’nı desteklediği için cezalandırılmaya çalışıldı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, sadece Türkiye’nin iç muhalefeti ya da Avrupa veyahut ABD’deki iktidarlar tarafından hedef alınmıyor. Aynı zamanda Arap şer ekseninin de hedef tahtasında.

Çünkü bu şer ekseni Arap Baharı’nı desteklediği için Erdoğan’ı affetmeyecek.”

“Türkiye’nin verdiği destek takdire şayan”

“Türkiye, Arap Baharı’na takdire şayan bir şekilde destek verdi. 2013 yılında Tunus Cumhurbaşkanı olduğum dönemde, ülke sık sık terör saldırılarına maruz kalıyordu. Tunus ordusu silah kıtlığı yaşıyordu.

Türkiye’den silah ve askeri destek istediğimizde Ankara çok hızlı bir şekilde bize medet oldu.

Kısa sürede 40 tane küçük zırhlı araç sağlandı ve dağlık bölgelere girebilen bu zırhlar sayesinde terör örgütleriyle etkin bir mücadele yürütülebildi.

Türkiye ayrıca Tunus’a siyasi ve finansal destek de sağladı. Suriye halkına keza. Bu hiç bir zaman unutulmamalı. Arap halkı Türkiye’nin kara günün dostu olduğunu gördü.”

“Türk-Arap” kardeşliğinde yeni bir ittifak kurulmalı”

“Geride kalan tarihi ve Osmanlı döneminde yaşanan ihtilafları arkamızda bırakıp Türk-Arap ilişkilerinde yeni bir sayfa açmalı.

Hakikaten Türk-Arap kardeşliği Arapların zihninde iyice oturmalı ve bu kardeşlikten yola çıkarak kapsamlı ve yepyeni bir ittifak ortaya çıkmalı.”

Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesinin, Türkiye’nin Arap Baharı’ndan sonra izlediği çizgiyle de ilintili olduğunu düşünüyor musunuz? Yoksa bu bir jeopolitik mesele ve ülkelerin çıkarlarıyla doğrudan alakalı mıdır?

“Mesele tabii ki çok katmanlı. Türkiye’nin Arap Baharı’nı desteklemesi ve Arap Baharı’nın da Türkiye’yi desteklemesi birbirinden ayrılmaz bir gerçek oldu.

Türk ve Arap milletleri olarak uzun vadeli çıkarlarımız aynı yönde. Karşılıklı destek devam etmeli çünkü bu her iki tarafın yararına olacaktır.”

Türkiye-Libya ilişkileri Doğu Akdeniz’deki çekişmede önemli rol oynadı. Libya’nın Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile Türkiye arasında imzalanan anlaşmalar hem Libya’da hem Doğu Akdeniz’de oyunu değiştirdi. Bu anlaşmalara nasıl bakıyorsunuz?

“Türkiye’nin askeri desteği olmasaydı Mısır-Birleşik Arap Emirlikleri-Suudi Arabistan’ın şer ekseninin uşağı Halife Hafter çoktan Trablus’u ele geçirirdi.

Türkiye’nin desteği olmasaydı Libya devrimi mücadelesini devam ettiremezdi. Elbette ki devrim gücünü içeriden alıyor ancak dışarıdan da destek çok önemli. Bugün bir müttefikin yoksa savaşı tek başına yürütemiyorsun. Dediğim gibi yerel bir mücadele değil bu, bölgesel ve hatta küresel bütüncül bir mücadele.”

“Güçlü bir Türkiye olması bizim lehimizde”

“Türkiye’nin Libya’ya desteği Türk-Arap milletleri arasında tasavvur ettiğim ittifakın bir parçasıdır.

Bugün Türkiye’nin güçlü ve heybetli bir ülke olması, Araplar olarak lehimize işliyor. Çünkü evet Türkiye kendi çıkarlarının peşinde olabilir ancak şöyle ya da böyle bizim çıkarlarımıza da hizmet ediyor.

Araplar olarak ne zaman kendi ayaklarımızın üstünde durabilirsek ki şu an duramıyoruz, o zaman eşitlik ilkesine dayalı bir ilişki olabilir. Bu tüm Müslüman ümmetin ve yüz yıldan beri geri kalmışlık ve bağımlılıkla mücadele eden halkımızın çıkarına hizmet ediyor.”

“Tunus’ta 10 yılda 8 hükümet kuruldu. hangi hükümet bu şekilde reform yapabilir?”

Eski Tunus Cumhurbaşkanı Munsif Marzuki, ülkesindeki parlamentonun ve medyanın performansına da eleştirileri oldu. Ülkede ekonomik ve sosyal sıçramanın gerçekleştirilememesinin arkasında ise hala aktif olan yolsuzluk şebesinin olduğunu söyledi.

Parlamentonun halkın beklentilerini karşılamaktan hala uzak olduğunu belirten Marzuki, medyanın halkın beynini yıkamak için dış ve iç aktörler tarafından kullanıldığını savundu.

Ancak tüm bunlara rağmen Tunus’ta devrimin yine de çok önemli kazanımları olduğunu belirten Marzuki, bu kazanımları şöyle sıraladı:

“Despot rejime son verildi. Yeni bir anayasa doğdu. Tunuslulara özgürlük aşılandı. Tunus tarihinin ilk şeffaf ve adil seçimine yol açıldı.”

Tunus’ta en kısa sürede yeni bir seçim yasası düzenlenmesi ve ardından hükümet kurabilecek çoğunluğa sahip yeni parlamento doğuracak bir seçim yapılması gerektiğini belirten Marzuki, “Bakın, bugün Tunus’taki en büyük sorunlardan biri 10 yılda 8 hükümetin kurulmasıdır. Her bir hükümetin ortalama ömrü yaklaşık1 yıl 3 ay. Hangi hükümet bu denli kısa sürede gerçek reformlar gerçekleştirebilir? Bu imkansız” dedi.

Arap Baharı hangi ülkelerde yaşandı?

Güçlü bir Türkiye Arap coğrafyasının lehine

Tunus: Protestolar 17 Aralık 2010’da başladı. Cumhurbaşkanı Zeynel Abidin Bin Ali yaklaşık 1 ay sonra ülkeden kaçtı. 23 Ekim 2011’de ülkede devrimden sonra ilk seçim yapıldı. Parlamento seçimleri, Nahda Hareketi Partisinin ağırlıkta olduğu Troyka hükümetini göreve getirirken, 12 Aralık 2011’de düzenlenen cumhurbaşkanlığı seçimleri, Munsif Marzuki’yi Kartaca Sarayı’na taşıdı. Tunus bugün sivil savaş ya da darbe yaşamadan demokratikleşme sürecini devam ettiren tek Arap ülke olarak nitelendiriliyor. Sık sık hükümet değişikliğine sahne olan Tunus, 10 yıl içinde ekonomide sıçrama yakalayamadı. Bugün Cumhurbaşkanı koltuğunda Kays Said otururken. Başbakan görevini ise Hişam Meşişi yürütüyor.

Libya: Ülkede protestolar 14 Ocak 2011’de başladı. Birleşmiş Milletlerin (BM) Libya’da uçuşa yasak bölge uygulanmasını desteklemesinden sonra NATO 19 Mart’ta ülkede askeri müdahale başlattı. Ağustos 2011’de Trablus muhaliflerin eline geçtikten sonra bilinmeyen bir yerde saklanan ülkenin lideri Muammer Kaddafi Ekim 2011’de kaçarken öldürüldü. Yüksek düzeyde kontrolsüz silahın bulunduğu ülkede siyasi süreç oturtulmaya çalışılırken 2014 yılında doğu ile batı bölgeleri arasında derinleşen ihtilaflar sivil savaşı körükledi. Ülkedeki otorite boşluğundan faydalanan darbeci general Halif Hafter, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır’ın da desteğini arkasına alarak 2014’ten bu yana Trablus’u ele geçirmek için çok sayıda hamle yaptı. BM tarafından tanınan meşru Ulusal Uzlaşı Hükümeti (UMH), 2019 yılında Türkiye ile imzaladığı askeri iş birliği anlaşmasından sonra Hafter lehine olan güç dengesini ters çevirebildi ve sahada önemli kazanımlar elde etti. 2020 yılının ekim ayında varılan kapsamlı ateşkes anlaşmasından sonra taraflar yeniden müzakere masasına oturdu ve BM arabuluculuğunda yürütülen siyasi diyalog görüşmeleri, 6 Şubat’ta ülkeyi 2021’in sonuna kadar yönetecek yeni bir yürütme kadrosu üzerinde anlaşmayla sonuçlandı.

Mısır: 25 Ocak 2011’de başlayan kitlesel protestoların baskısıyla, ülkeyi 30 yıl boyunca yöneten Hüsnü Mübarek, 11 Şubat’ta görevden ayrılarak yönetimi askeri meclise devretti. Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın adayı Muhammed Mursi, Mayıs 2012’de düzenlenen cumhurbaşkanlığı seçimini kazanarak ülkenin ilk seçilmiş cumhurbaşkanı oldu. Ülkeyi yaklaşık 1 yıl boyunca yöneten Mursi, Haziran 2013’te dönemin savunma bakanı Abdülfettah es-Sisi liderliğindeki askeri darbe ile görevden uzaklaştırıldı. Darbeden sonra kendini cumhurbaşkanı olarak seçtiren Sisi, anayasa değişikliği de sağlayarak koltukta kalabilme süresini uzattı. Birçok dava kapsamında yargılanmaya başlanan Mursi ise 2019 yılında çıkartıldığı mahkeme salonunda hayatını kaybetti. İnsan hakları savunucuları ve muhaliflere karşı uygulanan baskı politikalarının yoğunlaştığı ülkede çok sayıda siyasi tutuklu, tutulduğu hapishanede yaşamını yitirdi.

Bahreyn: 4 Şubat 2011’de başlayan protestolarda, ülkede anayasal ve siyasi reformun yanı sıra sosyoekonomik adalet talepleri de öne sürüldü. Şii çoğunluğa sahip ülkeyi yöneten Sünni Kral Hamad bin İsa Al Halife, ayaklanmaları bastırmak için komşu Körfez ülkelerinden destek istedi. 14 Mart’ta Suudi Arabistan Bahreyn’e askeri güç gönderdikten sonra ülkede protestolar kontrol altına alındı. Mahkemelerde yargılanan Şii muhalefetin liderleri ağır cezalara çarptırıldı.

Yemen: 11 Şubat 2011’de başlayan protestolar hızla tüm ülkeye yayıldı. Görevi bırakmayan ve protestoları şiddetle bastırmaya çalışan Yemen Başkanı Ali Abdullah Salih 3 Haziran 2011’de bir suikast girişimine uğradı. Ağır şekilde yaralanan Salih tedavi için gittiği Suudi Arabistan’dan 3 ay sonra ülkeye sürpriz bir dönüş yaptı ve ilk konuşmasında ülkeyi erken seçime götüreceğini açıkladı.
Kasım 2011’de Ali Abdullah Salih’e dokunulmazlık verilmesi karşılığında ülkede hızlı bir yetki transferi gerçekleştirmek için anlaşma sağlandı. Aynı yılın aralık ayında Salih ile muhalefet, geçici hükümet konusunda anlaştı. 27 Şubat 2012’de resmi olarak istifasını açıklayan Salih yetkilerini Başkan Yardımcısı Abdurrabu Mansur Hadi’ye devretti. İran tarafından desteklenen Şii Husiler 2014’te başkent Sana’da darbe yaptıktan sonra devrik lider Ali Abdullah Salih ile sahada ittifak kurarak ordunun Salih’e yakın kanadının yardımıyla ülkenin kuzeyinde büyük alanları hakimiyetine geçirdi. Suudi Arabistan liderliğinde bir koalisyon Hadi’nin güçlerini Husilere karşı desteklemek amacıyla 2015 yılında Yemen’de askeri operasyon başlattı. Halen devam eden operasyonlar, Husileri geriletmek konusunda başarılı olmadığı gibi Hadi’nin safındaki güçlerin bölünmesine yol açtı. Koalisyonun en önemli ortaklarından Birleşik Arap Emirlikleri tarafından desteklenen ayrılıkçı Güney Geçiş Konseyi’nin 2020’de güneydeki Aden kentinde öz yönetim ilan etmesi, ülkedeki iç savaşta bir cephe daha açtı. Savaşan taraflar arasında çözüm girişimleri bugüne kadar sonuç vermedi. Bugün Yemen’de dünyanın en büyük insani krizlerinden biri yaşanıyor. İç savaş, kıtlık, ve kolera ile COVID-19 gibi salgınlar sivilleri kuşatmış durumda. BM raporlarına göre, Yemen’de yaklaşık 30 milyonluk nüfusun yüzde 80’i yardıma muhtaç. Dördüncü derecede yetersiz beslenmeden muzdarip Yemenlilerin sayısının 2021’in ilk yarısında 5 milyona çıkması bekleniyor.

Suriye: 18 Mart 2011’de başlayan protestolar hızla tüm ülkeye yayıldı. Beşşar Esed rejiminin protestoları şiddetle bastırma çabası, ülkeyi kan gölüne dönüştürdü. Yakın tarihin en şiddetli iç savaşlarından birine sahne olan ülkede yaşamını yitirenlerin sayısının 500 civarında olduğu tahmin ediliyor. 13 milyondan fazla kişi ise evini terk etmek zorunda kaldı. BM arabuluculuğunda yürütülen siyasi çözüm girişimleri yerinde seyrederken otorite boşluğundan faydalanan DEAŞ ve PKK-YPG gibi terör örgütleri ajandasını uygulamak için zemin buldu. ABD ve Rusya’nın da müdahalesiyle DEAŞ’ın görünen varlığı sona erdirilirken PKK-YPG terör örgütü Fırat’ın doğusunda işgal ettiği bölgelerde de-facto bir yönetim dayattı.

Arap Baharı’nda ikinci dalga:

Sudan: 2018’in aralık ayında başlayan ekmek zammı protestoları hızla tüm ülkeyi sardı. Aylar süren protestolardan sonra ülkeyi 30 yıl boyunca yöneten Ömer el-Beşir ordunun müdahalesiyle görevden uzaklaştırıldı. Ordu generalleri 2 yıllık bir geçiş süreci başlattı. Eylemlerde bir taraftan Beşir’in devrilmesi kutlanırken, diğer yandan sivil yönetim talepleri sürdü. Temmuz 2019’da muhalefet ile ordu arasında varılan anlaşmayla 3 yıllık bir geçiş süreci kararlaştırıldı. Abdullah Hamdok liderliğinde sivil hükümet kurulurken, oluşturulan Yüksek Egemenlik Konseyi’nin başına General Abdülfettah el-Burhan getirildi.

Lübnan: Ekim 2019’da başlayan hükümet karşıtı protestolar dönemin başbakanı Saad Hariri’nin istifasına neden oldu. Aralık 2019’da Hassan Diab liderliğindeki kurulan yeni hükümet Ağustos 2020’de Beyrut limanında meydana gelen devasa patlamadan sonra istifa etmek zorunda kaldı. Ülkede yeni hükümet kurma çabaları bugüne kadar devam ediyor. Dünyanın en çok borçlanan devletlerden biri olan Lübnan, siyasi istikrarsızlığın da etkisiyle büyük bir mali krize sürüklendi. Borcunu ödeyemeyecek noktasına gelen ülkede banka sektöründe milyonlarca dolar ‘buharlaştı’. Parasını bankalara yatıran vatandaşlar büyük mağduriyet yaşarken ülke IMF’den yeniden borç almak için müzakere masasına oturdu.

Irak: 2019’un ekim ayında alevlenen hükümet karşıtı protestolar, ülkenin orta ve güney kesimlerini etkisi altına aldı. Ayaklanmaların baskısıyla istifa etmek zorunda kalan Başbakan Adil Abdulmehdi’nin yerini Mustafa Kazımi aldı. İran karşıtı sloganlara da sahne olan eylemlerin çok sayıda etkili figürü silahlı saldırılarla suikasta uğradı. Protestolar ülkede COVID-19 salgını nedeniyle getirilen kısıtlamalarla ivme kaybetse de hala etkinliğini koruyor.

Cezayir: Şubat 2019’da Abdulaziz Buteflika’nın kötü giden sağlığına rağmen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde beşinci dönem aday olması üzerine kitlesel protestolara sahne oldu. Binlerce kişinin katıldığı gösteriler giderek ivme kazandı ve ordunun da müdahalesiyle Buteflika’yı koltuğundan etti. Buteflika’nın istifasına rağmen gösteriler, “yolsuzluğa bulaşanlardan hesap sorulması, Buteflika’nın yakın çevresinin görevden uzaklaştırılması ve sistemde köklü değişiklikler” talebiyle devam etti. Bu süreçte eski başbakanlar ve ülkenin en zengin iş adamlarına uzanan çok sayıda yolsuzluk soruşturması açıldı, eski dönemin nüfuzlu isimleri hızla gözaltına alınmaya başladı. Sokaktan yükselen itirazlara rağmen 2019’un sonunda ordunun ısrarıyla düzenlenen cumhurbaşkanlığı seçimlerini Abdulmecid Tebbun kazandı. COVID-19 pandemisi sonucu getirilen kısıtlamalar nedeniyle protestolar ivme kaybetse de halkın reform beklentileri devam ediyor.

[TÜHA Haber Ajansı, 16 Şubat 2021]

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.