enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp

Alman Dış Politikasında Güncel Zorluklar ve İnandırıcılık Sorunu

Alman Dış Politikasında Güncel Zorluklar ve İnandırıcılık Sorunu

* Geleneksel Alman dış politikasının öncelikli temellerini oluşturduğu ileri sürülen ve başta uluslararası sistem ile hukuk vurgusunun öne çıkarıldığı çerçevenin -uygulanıp uygulanmaması bir yana- ABD Başkanı Trump’ın 2025’te ikinci kez seçilmesiyle birlikte söylemsel düzeyde dahi daha selektif bir şekilde arka plana itildiği gözlenmektedir.

UHA / İnternational News Agency

M. Erkut Ayvaz | Yazar | Kriter Dergi

M. Erkut Ayvaz

ANKARA, 09 NİSAN 2026 

Göreve gelmesinin üzerinden yaklaşık 11 ay geçen Almanya’daki yeni federal hükûmet iç ve dış politikada çeşitli sorunlarla karşılaşmaktadır. Hristiyan Birlik partileri CDU/CSU ve Sosyal Demokrat SPD’den oluşan mevcut koalisyon hükûmeti anketlerde gerileme trendini sürdürmektedir. Güncel anketlere göre koalisyon partilerinin gelinen aşamada Federal Meclis çoğunluğuna ulaşamayacağı dahi ileri sürülmektedir. Son olarak Mart ayında gerçekleşen iki önemli eyalet meclisi seçimlerinde CDU’nun Baden-Württemberg’te beklediği sonuca ulaşamaması ve SPD’nin her iki eyalette başarısız olması da koalisyonda ortak projeksiyonlardan ziyade rekabetçi tercihlerin daha fazla öne çıkması olasılığını kuvvetlendirmiştir. Bu tür muhtemel reflekslerin koalisyondaki iş birliğini zorlaştırmasıyla birlikte federal hükûmetin bilhassa dış politikadaki tercihlerinin Alman iç siyasetine yönelik etkileri de daha belirleyici olabilmektedir. Her ne kadar hem Şansölyelik makamı hem de Alman Dışişleri Bakanlığı CDU tarafından yönetilse de –ve böylelikle koalisyondaki görüş ayrılıklarının dış politikaya yansımasının sınırlı bir seviyede kalması hedeflense de– son aylardaki tercihlerin beklenen olumlu ivmeye neden olduğunu söylemek zordur.

İç Politikada Beklentilerin Karşılanamayışı

CDU/CSU, bir önceki üç partiden oluşan koalisyon hükûmetinden ayrışarak daha rasyonel ve somut sonuçların öncelendiği bir dış politika anlayışıyla öne çıkmayı hedeflemekteydi. Ancak gelinen aşamada beklentileri karşılayamamaktadır. Hükûmetin özellikle dış politikadaki inandırıcılık sorununun artması ile küresel düzlemdeki etkisinin son aylarda daha da gerilemesi, koalisyonu iç kamuoyundaki sorunlarla da daha zorlu bir şekilde karşı karşıya getirmektedir.

Şansölye Friedrich Merz’in (CDU) koalisyon ortağı SPD’den zaman zaman ayrışan yaklaşımlarını sürdürmesi, hükûmetteki görüş ayrılıklarının arttığına dair değerlendirmelere neden olmaktadır. Bilhassa sosyal ve toplumsal konulara ilişkin koalisyon ortakları arasında belirginleşen görüş ayrılıkları kamuoyuna da yansımaktadır. CDU’nun hedeflediği bazı politikalar başta SPD olmak üzere genel olarak toplumda da ciddi tepkilere neden olurken, bu tür gelişmeler Şansölye Merz’e yönelik memnuniyet ve güveni daha da geriletmektedir. Dolayısıyla koalisyon hükûmetinin kalan üç yıllık sürecine yönelik de öngörüler zorlaşmaktadır.

Dış Politikada İnandırıcılık Sorunu ve Güncel Zorluklar

Geride bırakılan aylarda Alman dış politikasının sınırları ve genel olarak inandırıcılık sorunu da daha belirgin bir seviyeye ulaşmıştır. Uluslararası düzlemdeki spesifik gelişmeler karşısında federal hükûmetin benimsediği tutum yakın geçmişteki söylemlerle çelişirken kamuoyunda bu durum çifte standart olarak da eleştirilmiştir. Örneğin ABD’nin 3 Ocak 2026 tarihinde Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’ya yönelik gerçekleştirdiği operasyona yönelik oldukça çekingen bir tavrı benimseyen Şansölye Merz ve Dışişleri Bakanı Wadephul (CDU), müdahalenin hukukî değerlendirilmesine dair “karmaşık olduğu” yanıtını vermekle yetinmiş ve bu tutum kamuoyunda tepkilere neden olmuştur. Bu noktada özellikle Almanya’nın, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısındaki net tutumu öne çıkarılırken, ABD’nin birçok güncel adımına karşı benimsenen daha farklı ve temkinli yaklaşım ise eleştirilmektedir. Esasen Merz, ABD Başkanı Donald Trump ile yakın bir ilişki kurmayı ve ikili ilişkileri bir önceki hükûmet dönemine kıyasla daha reel bir zeminde sürdürmeyi hedeflemektedir. CDU/CSU’ya kıyasla SPD ise daha eleştirel bir söylem benimsemektedir. Fakat bu farklılık, Alman hükûmetinin genel politikasına yansımamıştır.

Geleneksel Alman dış politikasının öncelikli temellerini oluşturduğu ileri sürülen ve başta uluslararası sistem ile hukuk vurgusunun öne çıkarıldığı çerçevenin –uygulanıp uygulanmaması bir yana– ABD Başkanı Trump’ın 2025’te ikinci kez seçilmesiyle birlikte söylemsel düzeyde dahi daha selektif bir şekilde arka plana itildiği gözlenmektedir. Her ne kadar Almanya’nın reel siyasete yöneldiği sıklıkla ileri sürülse de bu yöndeki tutarsız dış politika tercihleri eleştirilmektedir.

Örneğin ABD’nin Grönland adasına yönelik başlattığı egemenlik tartışmaları karşısında Alman dış politika aktörleri eleştirel söylemlere rağmen somut adımlardan da kaçınmıştır. Bu temkinli yaklaşımın temel nedeni ABD Başkanı Trump ile sürdürülen iş birliğini riske atmamak ve ABD Başkanının aşırı tepkisel adımlarına sebep olmamaktır. Trump’ın Mart başında Şansölye Merz’i, Vaşington’da ağırlarken Avrupa Birliği (AB) ülkesi İspanya’yı kamuoyu önünde sertçe eleştirmesi ve Şansölyenin buna sessiz kalması da Trump ile ilişkileri bir şekilde sürdürme gayretlerinin bir yansımasıdır. Merz’in bu taviz ve suskunluğu ise hem Alman hem de AB kamuoyunda eleştirilere neden olmuş, Almanya’nın inandırıcılığı ve bilhassa AB içerisinde güven ilişkisini bir kez daha olumsuz etkilemiştir. Diğer yandan Şansölye Merz’in, Trump liderliğindeki ABD’nin geride bırakılan süreçteki tercihlerinin de bir neticesi olarak “yeni bir dünya düzeninin” gelişmekte olduğunu ileri sürmesi ve Avrupa ile müttefiklerinin daha güçlü ve birlikte hareket etmelerine dair çağrıları da dikkat çekmiştir. Ancak Şansölyenin, ABD karşısında daha koordineli bir AB çağrısı, benimsenen bu seçici (selektif) ve tutarsız tutum nedeniyle inandırıcılığını zayıflatmıştır.

Dolayısıyla Merz’in, ABD ile ikili ilişkiler kısmen sorunsuz bir şekilde ilerlediği takdirde, AB’den ziyade Almanya’nın hedefleri doğrultusunda Vaşington-Berlin ilişkilerini öncelediği söylenebilir. Bu tutum, son tercihlerde açıkça ortaya çıkmıştır. ABD ile ciddi ayrışmaların kaçınılmaz hale geldiği anlarda ise AB yapısı çerçevesinde, teknolojik egemenlik, ekonomik bağımsızlık ve askerî alanlarda da iş birliğinin artırılması gibi hususlara odaklanılarak, ABD’den daha bağımsız bir çizginin benimsenmesi gerektiği yönündeki vurgular benimsenmiştir.

Merz hükûmetinin dış politikadaki bu tercihleri, son olarak ABD ve İsrail’in, İran’a yönelik başlattığı savaş sürecinde de belirginleşmiştir. İlk aşamada Merz ve Wadephul gibi temel aktörler, savaşı başlatan taraflara yönelik eleştirel bir dil kullanmaktan ısrarla kaçınmıştır. Ancak başta muhalif partiler ve uluslararası hukuk uzmanlarının savaşın hukuka aykırı olduğuna dair sunduğu itirazlar, Merz ve partisi üzerindeki kamuoyu baskısını da artırmıştır.

Alman hükûmetinin ABD ile ilişkilerde tercih ettiği ve en nihayetinde pragmatik olma hedefinden ziyade bu pasif tutumuna karşın, ABD’nin Hürmüz Boğazı’na yönelik Almanya’nın da askerî olarak sürece dahil olmasını beklemesi ve bunu ısrarla vurgulaması süreci yeni bir evreye taşımıştır. Gelinen aşamada federal hükûmet, ABD’ye yönelik daha eleştirel bir söyleme yönelmiştir. Örneğin Savunma Bakanı Pistorius’un (SPD) “Bu bizim savaşımız değil” ve Şansölye Merz’in “İsrail ve Amerika’nın yaptıklarının gerçekten başarıya ulaşacağına ikna olmuş değilim” şeklindeki açıklamaları bu yöndeki güncel değişikliği belirginleştirmiştir. Merz ayrıca, Trump’ın şu anda yaptığını barışçıl bir çözümden ziyade “ucu açık bir gerginlik yaratma çabası” olarak nitelendirerek ilk baştaki söylemlerini daha temkinli bir çizgiye taşımıştır. Merz’in mevcut söylem değişikliğinde devam eden savaştan kaynaklı ekonomik baskıların ve artan enflasyon oranının da belirleyici olması muhtemeldir.

Sonuç olarak, Merz hükûmetinin dış politikadaki güncel tercihleri Almanya’yı hem AB hem de ABD ile ilişkilerde oldukça zor bir konuma taşımıştır. Genel olarak stratejik bir vizyonun sunulamayışı ve ileri sürülen ilkelerin zaman zaman zaman arka plana itilişi, reel dış politika arayışları ile de açıklanamamaktadır. Alman hükûmetinin karşı karşıya olduğu temel sorun, dış politikada farklı yönelimler arasında tutarlı bir önceliklendirme yapamamasıdır. Bu durumun devam etmesi halinde federal hükûmetin konumunun bilhassa hem ABD hem de AB ile ilişkilerinde daha da zayıflaması muhtemeldir. Bu çerçevede Almanya’nın dış politikada daha tutarlı tercihler belirleyip, bunları hangi ölçüde uygulayabileceği stratejik soru olarak öne çıkmaktadır.

***

Yazar hakkında

M. Erkut Ayvaz

M. Erkut Ayvaz

Erlangen-Nürnberg Üniversitesi (Almanya) Siyaset Bilimi ve Kamu Hukuku bölümlerinden 2011’de mezun oldu. DAAD bursu ile Duke University (ABD) Siyaset Bilimi departmanında 2012-2013 arası eğitim aldı. ABD dönüşü 2014’te Erlangen-Nürnberg Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde master tezini bitirmesini müteakip mezun oldu. Çeşitli ulusal gazetelerde yayımlanmış yazıları bulunan Ayvaz Otto-Friedrich-Universität Bamberg’te (Almanya) doktora çalışmalarını sürdürmektedir.
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.