‘Kifayetsiz muhalefet mi?’

TÜHA HABER / Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mazhar Bağlı, ‘Külliye’ye giden CHP’li’ iddialarının yalan haber çıkması sonrası CHP’deki üst düzey yöneticilerin hiçbir şey olmamış gibi davranmasıyla ilgili önemli tespitlerde bulundu. Bağlı, ‘Pek çok kimse bu mizansenden sonra bahse konu partiye ait üst düzey yöneticilerin milletin içine çıkamayacağını sandı, zira normal bir insanın aklının alacağı bir iş değildir. Siyaset gündeminin en hararetli konusu olması gereken bir durum var ama öyle olmadı’ dedi.

Nitekim Sayın Cumhurbaşkanımız da bir iki gün önce bu konudan duyduğu rahatsızlığını dile getirdi ve “En çok hayıflandığım konulardan biri, şöyle dişime göre bir ana muhalefet bulamayışımdır” şeklinde ifade etti. Belki ilk bakışta insan rakibinin güçlü olmasını ister mi diye düşünülebilir ama evet bu konuda rakibin dişli olması gerçekleşen dönüşümün sağlıklı bir temelde devam etmesi için hayati bir önem arz etmektedir.

Hakikatin varlığına suikast

Çünkü bu haliyle hem rekabet hem de politik söylemsel inşa, siyasetin içinde gerçekleşmiyor. Bir başka ifade ile AK Parti siyasi rekabet ediyor ama CHP hakikatin varlığına suikast düzenliyor. En son kendilerinin kurduğu mizansene “kumpas” adını vermeleri gibi.

İki denk aktörün rekabetinden söz edilecek bir durum yok karşımızda. Ve bundan da en büyük zararı AK Parti ve siyaset kurumu görmektedir.

Bu çerçevede Sayın Kılıçdaroğlu’nun hilafı hakikat olan sözlerinden tutun “Güneydoğu’nun incisi Mersin” lafına, hatta yürüyen merdivene tersten binmesine kadar pek çok alandaki ‘ilginçlik’ ve tutarsızlıklarının bir mantığının ve felsefesinin olduğunu düşünüyorum. Görünürdeki bu ilginçliklerin iktidara bir avantaj sağladığını düşünen büyük bir kitlenin var olduğunu da biliyorum. Hatta kimi ortamlarda bazı kişilerin esprili bir üslupla, Recep Tayyip Erdoğan için Kemal Kılıçdaroğlu bulunmaz bir rakip denildiğine de şahit olmuşluğum vardır. Oysa ben böyle düşünmüyorum ve bu son olay da tam olarak beni teyit edecek bir hal aldı.

Bana göre CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun gerek Sayın Cumhur Reisi’ne gerekse de bir dil sürçmesiymiş gibi gerçekleşen kendi arkadaşlarına (Levent Gök’e)  hitap ederken ki küfürlü dilinin, hatta grup konuşmasında partililere seslenirken okuduğu İstiklal Marşı’ndaki “alsancak” kelimesini “alçak” olarak okumasına kadar hepsinin arka planında çok özel bir hedef ve kurgunun olduğunu düşünüyorum.

Şöyle ki AK Parti’nin iktidarda olduğu süre içerisindeki yapıp ettikleri siyasi rekabet açısından eleştirilebilir de övülebilir de. Gündelik hayata dair iş ve hizmetlerde büyük bir devrim gerçekleştirdiği malum. Ancak bütün dünyada zaten büyük bir değişim var ve zamanın ruhu bunu gerektiriyordu ve onlar da bunu yaptılar bunda övünülecek bir şey yok diyebilirsiniz. Keza diyebilirsiniz ki ülke potansiyeli aslında çok daha büyüktü ve üstelik bunun gereği de yapılmamıştır. Ben içeriden birisi olduğumdan ve de Gazali’nin deyimi ile “muhabbet gözü ile bakan kusur görmez” ilkesinden hareketle sahiden de var olan birçok noksanı görmemiş olabilirim. Eksiği gediği de vardır muhakkak. İcraatlarına dair söyleneceklere şimdilik itiraz etmiyorum.

Ama herkesin takdir edeceği bir konu vardır ki o da AK Parti’nin bu ülkede siyaseti, toplumu ve devleti aynı hedef doğrultusunda ve güç birliği içinde bir bütün haline getirmiş olmasıdır. Siyasetin işlevsellik kazanmış olmasıdır. Siyaset, nihayetinde sahip olduğunuz politik rüyaya başkasını da dahil edip toplumdaki mevcut çıkar çatışmalarını sevk ve idare edebilme sanatıdır. Eski Türkiye’de devletin millet ile milletin devlet ile ve devletin de siyaset ile arasının iyi olduğu pek söylenemez. Bu durum ülkede çok büyük bir enerji kaybına neden oluyordu ve bir türlü milletin hayalindeki kalkınma coşkusu bir projeye dönüşmüyordu. AK Parti, ülkenin bu üç temel unsurunu barıştırıp birleştirdi ve inanılması güç bir sinerji üretti.

Ehlileştirme aracı

Bu tarihi değişim, esasında AK Parti’den önce hem siyasetçiye hem de siyasete karşı var olan güven bunalımını büyük oranda çözdü. İnsanlar mevcut sorunların siyaset kurumunun içinde ve güvenilir siyasilerle çözüleceğine inanmaya başladılar. Öyle ki ülkenin yaklaşık olarak 200 yıldır karşı karşıya kaldığı sorunlara ilişkin yeni politikalar üretildi ve tartışıldı. Oysaki daha önceleri neredeyse hiç kimse siyasetin temel bir yönetim kurumu olduğunu dahi düşünmüyordu.

Daha ziyade bir tahakküm aracı olarak görülüyordu. Mutlu bir azınlığın sessiz bir çoğunluğu ehlileştirme ve kontrol altına alma aracıydı.

Ve ilginçtir ki AK Parti bu devrimi, belki de bilerek sessizce gerçekleştirdi. İşte tam siyasetin işlevsel bir kurum olmasından doğan konforun her bir vatandaşın hayat standardını yükselttiği dönemde yeni bir muhalefet biçimi (siyasi nihilizm) doğdu. Önceleri hepimize çok komik gelen bu siyaset tarzı daha sonra görüldü ki ülkede pek çok meseleyi ters yüz edecektir.

Siyaseti aşağılayan, siyasetçiye itibar suikastı yapan, üretilen politik projeleri itibarsızlaştıran ve hatta sahip olunan hakikati buharlaştıran bir çapulcu ordusu tezahür etti.

Ve bunların başını çeken yukarda bahsettiğimiz ana muhalefet partisinin lideridir.

İş siyasi muhalefet ile sınırlı değildir. Aksine siyasetin hakikatini, siyasetçinin sahiciliğini ve mevcut sorunlar için politik proje üretme aklını yok etmeye yönelik bir operasyondan bahsediyorum.

Aksi halde hangi siyasi aktör, kendisine meydanlarda sert sözlerle hodri meydan diye defalarca çağrıda bulunan rakibine karşı sırıtarak söylediği yalanı devam ettirebilir?

Buradaki iş pişkinlik falan değildir. Muhalefet de değildir. Elimizdeki ve zihnimizdeki hakikati, hayatın yalın gerçekliğini buharlaştırmaktır. Buna karşı koymak sadece siyasi aktörlere düşen bir görev değildir. Bu hepimizin aklını kaçıracak bir operasyondur. Aklımıza, siyasi aklımıza ve hayata dair sahip olduğumuz etik değerlere sahip çıkma adına buna hep birlikte direnmeliyiz.

Negatif meşruiyet

Üzerime vazife ihdas ediyor değilim ama birbirimizi en asgari düzeydeki kavramsal imgeler çerçevesinde anlayabilmenin uzayına bir kasıt var. Bir cinnet hali falan da değil. Toplumu, siyaseti ve bireyi negatif meşruiyete mahkum ederek kendine bir alan oluşturmaya çalıştıklarını da sanmıyorum. Aksine bireylerin zihinsel olarak hayata tutunma referanslarını yok etmeye dönük gayri nizami bir harbin içindeyiz.

Anatomicilere göre insanın iki ayağı üzerinde sağlam ve dengeli bir şekilde durabilmesini sağlayan gözlerimizin dış dünyayla sürekli olarak kurduğu referans noktalarıdır. Eğer o referans noktaları bir an için kaybolursa insanın başı döner, ayakta duramaz ve olduğu yere yığılıp kalır.

Zihnimizin referans noktaları ise elimizdeki gerçekliklerdir. Bunların buharlaşması halinde ne diyeceğimizi bilemeyiz. Konuşuyor gibi yaparız belki ama kelimeler dökülmez ağızlardan.

İşte bütün bu yalanlar, gaflar, tezgahlar, hakaretler ve küfürler bana göre muhalefete, kifayetsizliğe ya da pişkinliğe değil başka bir konuya işaret ediyor. Sahiden durum son derece ciddi…

mazharbagli@gmail.com

[TÜHA Haber Ajansı, 03 Aralık 2019]

Şerife YÜCE YAVAŞOĞLU

Şerife YÜCE YAVAŞOĞLU

Şerife YÜCE, İzmit doğumlu olup, İlk, orta ve liseyi İzmit'te tamamladı.. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Uzun yıllar İstanbul ve Kocaeli'nde öğretmenlik yaptı. 2008 yılında emekli oldu. TÜHA Eğitim & Yurt Dışı Danışmalık Şirketini kurdu. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi'nde bir süre eğitim işlerini yürüttü. Diksiyon ve Güzel Konuşma eğitimleri verdi. (TÜHA) Türkuaz Uluslararası Haber Ajansı'nda Genel Yayın Yönetmeni. Halen küçük hikayeler. haber ve köşe yazıları yazıyor. Evli ve bir çocuk annesi.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close